İsyanım olsa da içim acıyor içim!

Kent Yaşam’ın onuncu yıl buluşmasına gidemedim…

Fotoğraflara baktım uzun uzun…

Yazılanları okudum kaç kez…

Fevzi Yılmaz ve Mustafa Kirman’lı satırlarda durdum her defasında.

İkisi de gencecik yaşlarda sonsuzluğa göçtü apansız…

Aklımdan hiç çıkmıyor Fevzi Yılmaz ve Yakın Plan mesela…

Özellikle Cuma günleri, yayın sonrası erkenden kaçardım Balçova’ya, Narlıdere’ye. Başkan Batur benim sığınağımdı o vakitler. Saatlerde konuşur, Narlıdere’yi turlardık ve bazen de Fevzi Yılmaz’la karşılaşır, Başkanı da anında “satar” Fevzi’ye takılırdım.

Şimdi kalabalıklar içinde yapayalnızım ve yalnızlığım her geçen gün artıyor, içim acıyor ve belki de…

Neyse… Şimdilerde yolum Yukarı Narlıdere Kabristanı’na düştüğünde, Fevzi’ye uğruyorum mutlaka. Dakikalarca konuşuyorum cevapsız… Ha söyleyeyim, Fevzi’yle çok da küsüştük zamanında. Kendine düşmanca yaklaşanları bile kucaklardı. Ben de kızardım. Hele bir TV ekranında yerin dibine koymuşlardı da bir kez, yine de yüzünden tebessümü kaybetmemişti. Meğer içine mi doğmuştu ne, kendine saldıranları bir gün kanatları altına alacağı…

Şimdi ne Fevzi var ne de Abdül Batur’un dostluğu… Zaman içinde o kadar çok sevdiğim insanı kaptırdım ki “vahşi kapitalist çakma birlikteliklere”…

İçimden hep geçiriyorum, Allah tez zamanda sevdiklerimin gözlerindeki mühürleri kaldırsın, kaldırsın ki şu ahir dünyada üstüne bastıkları gerçek doğruyu fark etsinler yeniden…

Kent Yaşam ve 10 yıl…



Bu 10 yılın kaçında varım, bilmiyorum, hesap etmedim. Ama her yaşadığım gün bir gün önceyi özlüyorum. Şu anda grip, nezle mikroplarıyla savaşıyorsam da, ateşimin yükseldiğini hissediyorsam da, amacım pazartesi yine “günaydın” üçlemesiyle beni hiç aldatmamış sevgililerimle buluşabilmek Kanal 35 TV’da…

Gözümün önünden ve kulağımdan gitmiyor o güzel çocuğun öksürükleri. Kimdi, kimin çocuğuydu, bilmiyorum. Ama onu ileriki yaşlarda sıkıntıya sokacak bir hastalığı olduğunu öğrenmiştim Naldöken’de…

Naldöken işte… Bornova’nın girişinde asırlık bir köy. Güya gelişme adına çimento fabrikasını, başka yer yokmuş gibi zamanında getirmişler köyün dibine kurmuşlar. Köyden de ucuz iş gücü temin etmişler yıllarca. Ama artan kansere hiç dikkat etmemişler, “emr-i hak” demişler, “kader” demişler, yutturmuşlar işte. Naldöken gibi Altındağ da sıkıntılı. Oralarda da bir çimento fabrikası var. Geçen Kurban Bayramı sırasında deşarj etmişler çimento partiküllerini devasa bacalardan, Naldöken gibi… Bembeyaz zehirlemişler ortalığı…

Ha bu arada Vali Beyi’n başkanlığında, teması sağlık olan bir de EXPO maceramız var, değil mi? Sıcak şarap gecelerinde ne güzel mevzudur aslında.

İzmir’in para seçkinlerinin egemenliğinde yine yeniden sömürülen bir İzmir’i yaşıyoruz vesselam. Bir de altıncılar… Efem Çukuru, Bergama falan… Suyu, havayı, ormanı kirletenler. Karaburun Yayla köyü gibi rüzgar enerjisine kurban edilenler ve hani gerçekten çalışıyormuş gibi görünen Çevre Bakanlığı, müdürlüğü…

Aziz Kocaoğlu’nun çöp tesisine karşı çıkanlar neden Naldöken’i, Altındağ’ı görmez?

Ha bu arada bir de “baba” var İzmir’de… Ne baba ama…

Bir yanda servetinden çekme vermeden üniversite genişleten “baba”… Öte yandan Buca İşçievleri’nde küçücük bahçesinden “yeter ki belediye yol yapsın, mahalle rahat etsin” diye gönlünden toprağını veren başka bir “baba”… Söylesenize hangisi “baba”? Biri “şeytan” diğeri “melek” ama kim önde, kim geride?

İsyanım ayakta tutuyor beni…

Ölsem ne olacak ki? İnancım var benim hem de en safından… Öyle pazarlamaya dönük değil, sadece beni ilgilendiren inancım. Öte tarafa çorabını bile götüremeyeceklerin zulmünde yaşıyorum ben, öte tarafa ne çorabını ne de inancını götürecekler. Bu tarafta kibir öte tarafta hesap… Göreceğiz bakalım çimentocular mı yoksa o küçük çocuk mu?

Ya Orhan Beşikçi?



Evinin önünde magandalar darp etmiş abimi…

Ederler, bekliyordum bunu. Yok ki makam arabası, korumaları, amigoları Orhan abimin…

Basmane’yi işgal edenleri görmeyen Konak Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi, Emniyet Müdürlüğü, Basmane Polis Amirliği…

Ya utanmadan hala koltuk işgal eden Vakıflar ve Kültür Müdürlerine ne demeli?

Cumhurbaşkanına şikâyet ettim Vakıflar Müdürü’nü, hala cevap bekliyorum…

İzmir Valisi, EXPO’da bir saat ayırsa bana, ona ben de bir İzmir anlatsam diyorum ama…

Orhan abime yumruk atan cesareti kimden alıyor dersiniz?

Basmane’nin, Kemeraltı’nın eski dokusunu yakıp yıkıp hurda deposu, otopark yapanları görmez mi, bilmez mi İzmir Valisi, başkanı falan?

İzmir’in yazar çizer takımı neden Alaçatı, Çeşme kadar yazmazlar buraları?

Üç beşi hariç İzmir’in zenginlerini sevmiyorum… Samimi bulmuyorum. Alayı riyakar bunların. Aynı anda hem “Azizci” hem de “Binalici” medyasıyla kolkola İzmir’in altını oyuyorlar…

Ben de düşmanlarıma düşman katarcasına Kent Yaşam’da yazıyorum 10. yılda…

Çok satıldım, biliyorum.

Bu gidişle de yaşarsam daha çok satılacağım, iftira, nifak ve kara çalma yaşayacağım…

Onun için ölüme dek sadece Kent Yaşam’da yazacağım, yazmak istiyorum.

Çünkü Kent Yaşam “dün de” satmadı yazarlarını “bugün de” satmaz yarın da…

Çünkü Kent Yaşam “insan” temelli “menfaat” değil çok şükür…

Fevzi Yılmaz da Mustafa Kirman da rahat uyusun, o “uyku ki” bir gün herkes, hepimiz “gireceğiz”… O yüzden farkımızın farkında olmak zorundayız… Altınsız yaşarız, çimentosuz yaşarız, ama insansız yaşayamayız; çünkü biz insanız ve isyankârız…

İsyanımız da şeytana, onunla işbirliği yapan, içinde “adam” olmayan “elbiselerin” cümlesine…

Bu hafta yazı bu!

Yanılıyorsam lütfen söyleyin…

Bir cevap yazın