Kanada, Mamma’nın yeri ve bizim çocuklar

Kanada’ya gelmeden önce gezi notlarımı derleyip yazmayı düşünmüştüm. Notlarımla fotoğraflarımı internet ortamında yayınlamanın ne kadar doğru olacağını sorguladım hep. Önceleri bir web sayfası açmayı, yazılarımı burayı koymayı planladım. Fakat sonradan düşündüm ki, bu deneyim benim için “özel”di ve benim için özel olan şey başkası için sıradan olabilirdi. Paylaşımı güzel olan deneyimlerin geri dönüşleri kimi zaman moral bozabilirdi. Bu noktada kararsız kaldım.

Dört duvar arasında geçirdiğimiz, birkaç kurum arasında mekik dokuduğumuz ve üç beş kişi ile sürdürdüğümüz hayatımızda, farklılıklar yapmak sanıyorum hepimizin ihtiyacı. En azından ben bu farklılığı yaşamaya çalıştım ve çalışıyorum.

Eşim ve birkaç arkadaşım, benden en azından Kanada’ya yaptığım yaklaşık 16 saatlik yolculuğu ve bu ülkede geçirdiğim ilk günü yazmamı istediler. Ben de onları kırmamak için, okumak isteyen de çıkabılır diye kısa bir yazı dizisi hazırladım. Yazıları üç bölüme ayırdım. Birincisi, Türkiye’den ayrıldığım ve birazdan okuyacağınız bölüm. ikincisi, Münih’e indiğim ve buradan Toronto Havalimanı’na gidişimin yer aldığı bölüm. Son kısım ise Toronto’da geçirdiğim ilk günüm. Başlığa neden “Kanada, Mamma’nın Yeri ve Bizim Çocuklar”yazdığımı merak ediyor olabilirsiniz. Yazı dizisini tamamlayınca sanıyorum anlayacaksınız.

Hepinize güzel günler diliyorum.

Bekleme salonu ve çocuk arabası

Bekleme salonundayım. Eşim ve kayınpederim ile vedalaşalı dört beş dakika olmuş, içimde tuhaf bir duygu. Bir elimde Milliyet Gazetesi ve mendilim, diğerinde ise dijital müzik çalarım; tabii ki sırtımda, yanımdan hiç ayırmadığım fotoğraf makinem ile diğer evraklarım… Geniş ve her tarafı alabildiğine cam bir salon içinde, her hallerinden memleketim insanı olduğunu anladığım bir grubun içinde ayakta dikili bir vaziyette bekliyorum. Üzerimde bir gün öncesine kadar giydiğim bir şey yok. Çorabımdan çamaşırıma, atletimden pantolonuma kadar her şey yeni ve ütülenmiş. İçinde eski olan bir tek ben varım.

Salonda, ne olduğunu tam anlayamadığım acayip bir koku var. İçeride, kulağımdaki müziğe eşlik eden ve ancak kahvaltıda duyulabilecek cılızlıkta insan sesleri. Hava serin ama durulmayacak gibi değil. Bir yandan eşimi, ailemi ve işimi; bir yandan da Kanada’yı ve bu ülkeye inince bineceğim taksiyi düşünüyorum. İşin sonunda dünyanın ikinci büyük ülkesinde kaybolup, evsiz Kanadalı kardeşlerimle manşetlerde alay konusu olmak var. Ciddi ciddi düşündüğümü belirteyim. Tabii daha pek çok şey var aklımda olan. Yanıma almayı unuttuğum fotoğraf makinemin şarjından hiç bahsetmiyorum.

İçeride arada bir insanlara bakıyor, yüzleri inceliyorum. Hepsi orta halin üstünde. Gençler var, eli yüzü düzgün; konuşmalar anlamlı, özne ve yüklem uyumlu. Ortada bağrışan ya da lorlu gözlemesini naylon torbasından çıkartıp ağlayan çocuğuna yedirmeye çalışan kimse yok. Salonda dikilirken bir ara bakıyorum kapıların açılacağı yok, kendime oturacak yer aramaya başlıyorum. Tabii ki bakışlarımla, vücudumla değil.

O sırada hemen arkamda, iki adım önünde dikildiğim, koltuğun boş olduğunu görüyorum. İşini bilen muhabir edasıyla sırt çantamı kucağıma bir hamlede alıyor, aynı anda koltuğa oturuveriyorum. Böyle artistik hareketlerden nefret etmeme karşın, yine de çok seri bir hareket yaptığım için hoşuma gidiyor. Sabahın köründe kendinize daha iyi bir eğlence bulamayacağınız için böyle saçma işlerle zaman öldürüyorsunuz.

Aynı anda, Hayalet Avcıları filminin müziği “Ghostbuster”ı dinlemeyi sürdürüyorum. Nedendir bilinmez, ben oturduktan birkaç dakika sonra kapıya iki görevli geliveriyor. Biri, etine dolgun tepsi suratlı meymenetsiz bir kadın, diğeri ise iri yapılı kel kafalı bir kabin memuru. Kabin memuru erkek. Neyse, bu iki nadide çiçeğin açtığını gören bal arıları misali, herkes bir anda kapıya yöneliyor. Ben istifimi hiç bozmuyorum. Çünkü o sıraya girip de, uçağa binemeyen olduğunu ya hiç duymadım ya da bana denk gelmedi, bilemiyorum. Neyse, birkaç dakika bekledikten sonra ben de sıraya dahil olmak için ayağa kalkıyorum.

Önümde yirmili yaşlarında iki kız ve bir oğlan, hemen önlerinde birkaç kişi… Sıra yavaş ama süratinden bir şey kaybetmeden ilerliyor. Hemen yanımda bebek arabası ile genç bir çift geçiyor. Doğaldır ki bebeklerini üşütmemek için acele ediyorlar, fakat bizim bulunduğumuz sıradan o arabanın geçmesinin imkanı, ihtimali yok. Bunu geçte olsa fark eden ebeveyenler, geri dönüp insanların arasından geçerek öbür sıranın başına kadar paldır güldür gidiyorlar. Bu sırada kadın, hızlı bir şekilde iki gazeteyi ücretsiz standından alıyor. Baba ve bebek önde, bayan arkada içeri giriyorlar. Sonradan bakıyorum ki, meğer kadının aldığı gazetelerden birisi Almanca diğeri ise İngilizce. Düşünün artık kadındaki entel derinliği.

Sanıyorum 3-4 dakika sonra sıra bana geliyor. Gülerek ve sırıtarak tepsi suratlı kadına biletimi uzatıyorum. Bileti üçte birini alıp bir şey söylemeden geri veriyor. Hızlı bir şekilde körüklüye kendimi atıyorum ki, arkamdan bir şey atmasın. Uçağın giriş kapısına geldiğimde beni Alman olduğunu tahmin ettiğim, mavi kıyafetli, ellisine merdiven dayamış bir hostes karşılıyor. Güler yüzlü. Sanıyorum ki öyle gözükmeye çalıştığı için değil, kadının yapısı öyle. Sempatik bir şekilde hoş geldiniz diyor. Tabii ki İngilizce…

Can simidi ve olasılıklar dünyası

Uçaktaki yerime oturacağım sırada bakıyorum ki, bizim aile, sağ arka çaprazıma yerleşmiş eşyalarını düzenliyorlar. Aynı anda yanımdaki bayan eliyle kırmızı bavulunu işaret ederek valizi yerleştirmemi istiyor. Önce bayanın çantasının hemen ardından kendi çantamı ve paltomu tepedeki kapalı bölmeye yerleştiriyorum. Ardından etrafı şöyle bir süzdükten sonra yerime oturuyorum. Kadın teşekkür ediyor. Elimde, kontrol noktasında beklerken aldığım USA Today, Milliyet Gazetesi, müzik çalarım ve telefonum var. Onları da önümdeki fileye yerleştiriyorum ve arkama yaslanıyorum.

Kulağımda müzik, elimde gazete. Ama ne okuduğumun farkında değilim, çünkü çok heyecanlıyım. Bu sırada yanımdan gelen geçenleri inceliyorum. Kimdir? Ne iş yapar? Nereye gider? Saçma sapan bir ton soru ve anlamsız bir ton değerlendirme… Bu arada gözüm sürekli saatte. Yaklaşık 20 dakika geleni gideni bu şekilde seyrediyorum. Tam vazgeçtiler diye düşünürken; mavi kıyafetli hostes ablamız elini kolunu açmış, acil durumda yapılacakları iki dil eşliğinde göstermeye başlıyor.

Bu kısım beni hep güldürüyor. Çünkü 8 bin metreden aşağı düşerken kafamı bacaklarımın arasına almanın bana nasıl bir faydasının olacağını düşünüyorum. Tek parça olarak düştüğüm okyanusta boynumdaki can yeleği dedikleri sarı balonla nasıl hayatta kalacağım ayrı konu. Eminim, bir açıklaması vardır. Benim düşüncem açık ve net: Düşerseniz ölürsünüz. Ama moralinizi hemen bozmayın, ölüm anlık bir şey. Önemli olan son dakikaların tadını çıkartmak ve alabildiğine bağırmak.

Kendime gülme olasılıkları ürettiğim senaryoları düşünürken nihayetinde kemer ikaz lambası yanıyor. Takıyorum kemeri, sıktırıyorum soldan sağa. Bir an sessizlik, sonra kemerler belde, gözler ileride başlıyoruz hareket etmeye. Hız artıyor, motorlar tam güçte, hafif bir titreme hemen ardından uçak başlıyor tatlı tatlı yükselmeye. Türkiye’den, çok sevdiğim İzmir’den, yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyorum.

Bunları da sevebilirsiniz