364 Gününüz Var. İyi Uykular…

23 Nisan 2010 da geldi geçti. Alt tarafı bir “gün”dü, ne olacaktı ki? Sahi, neydi şu 23 Nisan?

“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ydı, şu yoklukta imanım gevredi, ne diyorsun sen!” diye, efelenme sayın veli. Aman ha! Veli burada; ermiş, eren, evliya olarak değil, bir çocuğun her türlü durumundan ve davranışlarından sorumlu kişi anlamında kullanılmaktadır. Bir çocuğun bulunduğu ve bulunacağı her türlü “durum”dan ve davranışlardan… Sorumluymuşsun, kitap böyle yazıyor.

Sayın veli, 23 Nisan, senin sandığın gibi, çocuklara “sakın kirletme, kulağını koparırım” diye, bağıra çağıra bayramlık giydirmek, sırf sen istiyorsun diye, tuhaf kisvelere büründürmek değildir. Ağzı var, dili yok garibimin. Yoksa yırtıp atacak, ama nasıl yapabilsin? Ağzına tokadı yemek için yapamadı. 23 Nisan, ceberrut tavırlarla giydirdiğin o gülünç giysiler, kafasına taktığın taçlar falan da değildi. Sahi, senden o tuhaflıklar için kaç para istediler okuldan? Sonra o sahnede yerini alırken, itiş kakışla, en stratejik yeri kapıp, etrafa “bakın benim çocuğum o” gibisinden sırıtıp durmayı “bir şey” sandın ya, yanıldın yine. Belki de, çocukluğunu çaldıkları içindir.

“Kardeşim, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı “faaliyetleri” için, gecemi gündüzüme kattım ben!”

Anladım sayın öğretmenim, anladım da… Pedagoji ve çocuk psikolojisi “yanlıştır” diyor, “yanlıştır, içselleştirmesine olanak vermeden, bir çocuğa görev ve sorumluluk vermek.” Bilim diyor, ben değil. Dansta adımını yanlış attı, şiirde senin söylediğin yerde hançeresini yırtmadı, yere vurmaktan topuğunu kırmadı diye; “beni müdüre, protokole rezil edecek, plaket çiçek terfi almamı engelleyecek” pırpır çarpıntısıyla, azarı, yetmezse cetveli yapıştırmak değildir, bir çocuğa bayramını kutlatmak. Ne dediğimi anladın, zorlama da, bir çuval ayrıntıyla yazıyı uzattırma bana.

Yoksa protokole çay dağıttırdığın, ayakkabısı yırtık diye en gerilerde tuttuğun çocuklardan başlayıp, ağzıma geleni söyleyebilirim.

23 Nisan’lar, sen “kutlanasın” diye değil, çocuklar “kutlasın” diye yapılır. Bu sözü de, Öğretmenler Odanıza taşı, belki bundan sonrası için, işinize yarayabilir.

Sahi aranızda, “Onlar Cumhuriyetin, Atatürk’ün, benim çocuklarım” diye, gözleri ıslanan, yüreği coşan, etkinlik sonrası çocuklarına sımsıkı sarılıp, “Vali, kaymakam, müdür vs. seni çağırıyor” dediklerinde, “Hele dursunlar, şimdi çocuklarım daha önemli” diyen bir “öğretmen” var mıydı?

Benim vardı, adı Ramazan Öğretmen’di, adı Beyhan Öğretmen’di, adı…

Kısaca, bana kızma öğretmen. Daha “Ne ilgisi var bu bayramın mayramın?” diyeninden, “inanmadığım bir işi yaptırıyorlar” diyenine, 23 Nisanlarda laf ola beri gele, “geçer bugünler de, sabır” diye yer alanlara sıra bile gelmedi. “Kimmiş onlar?” diye sorma. Giderek pervasızlaşan söz ve eylemlerini her gün okuyorsun, belki de öğretmenler odasında görüyorsundur. Öyle ya, iyice pervasız durumdadırlar. Onları bu yazıya almayacağız. Değmez. Ne kadar çabalasak, değdiremeyiz zaten. Sözlerimizi… Bilinçlerine, algılarına. O kadar uzaklar ki!

Yalnızca veliler ve öğretmenler midir 23 Nisanların muhatabı? Elbette değil, bir de günün “mana ve ehemmiyetiyle mütenasip” mesaj yayınlayanlar, “temsili” de olsa, koltuklarını bir günlüğüne çocuklara teslim edenler vardır. Onlara da, yazının geneli seslenir mi, buraya kadar söylediklerimizden nasiplenirler mi bilemem? Çünkü bütün bu olumsuzluklar, biraz da onlar yüzündendir, onlar yol açtığı içindir, onlar “ne yapıyorsunuz siz?” demedikleri içindir. Yerini verdiği çocuğa, “Yetki sende, asarsın da kesersin de” diyerek, demokrasiyi -aklım, ne olur dur olduğun yerde!- pek güzel anlattıkları içindir.

A, hele duralım. Unutulmaz görüntüler de vardı, anmasak saygısızlık olur muhteremlere.
23 Nisan konuğu olarak gelen yabancı çocuklar, başınıza şapka kondurdu, elinize birşeyler tutuşturdu. Laci, kravat, pomatlı surat, üstüne işte o şapka. Bugün o fotoğrafa bakarken, nasıl “ben ne yapmışım yahu” diye düşünüyorsanız, çocuklarınız da, giydirilen o tuhaflıklarla çekilen fotoğraflara “bana ne yaptırmışlar yahu” diye bakacaktır. Bir ayrıntıdır, yine de bir düşünün. Söyleyin şu öğretmenlere, velilere. Yapmasınlar, çocuklara bir şey giydirirken sorsunlar. Yukarda değindik. Lütfen.

Uzun yazdığımdan yakınanlar var. Peki, kestirmeden meramımıza gelelim.
Bakınız ey veliler, öğretmenler, idareciler, kısaca benim gibi Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyanlar! Mustafa Kemal Atatürk’ün “Küçük Hanımlar, Küçük Beyler”ine, bizzat Baş Öğretmen tarafından armağan edilen bu bayramı kutlamayı hak etmenin, kutlamaya ruh ve eylem kazandırmanın, çok basit yöntemi vardır. O da, bu bayrama adını veren kavramları anımsamaktır, anımsatmaktır:

Ulusallık
Egemenlik
Çocuk
Bayram…

Ulusallık, Egemenlik, Ulusal Egemenlik… Şimdi bunlar aslında ne demektir, bugün nasıl anlaşılmaktadır, nasıl bir toz duman batağında boğulmaya, ne hale dönüştürülmeye çalışılmaktadır? Anlamlarının boşalması, boşaltılması, nasıl ibret verici savrulmalara yol açmaktadır?

Bu kavramların aslını bilmeden, o kavramlar adına bir bayram nasıl kutlanabilir?
Gerçek ve yüzleşilmesi ve hesap sorulması gereken soru, asıl şudur: adını oluşturan bu kavramlara dair once ruhsuzluğa rağmen, 23 Nisanları nasıl kutlayabiliyor, tutulduğunuz “fikir erozyonu – akıl durgunluğu – algı uyuşukluğu” içinde, üstüne nasıl nutuk patlatabiliyorsunuz?

23 Nisan günü ve gecesinde televizyonları izledim. “Ulusalcılık ülkeyi mahvetti. Egemenlik de -bize, desteklediklerime oy verenler hariç- o kadar abartılmamalı…” mealinde döktürüp, konuşmasını “Ulusal Egemenlik canımızdır kanımızdır, vatana millete kutlu olsun bayramımız” diye bağlayanlar yüzünden, geçici felçler yaşadım. Ah evet, kavramları omlet haline getirmeyi başardılar. Nasılsa yiyenler de var. O nasıl afra tafra, o ne laf cambazlığı! Çok kullanıyorsun diyorlar, gel de kullanma; onları izlerken, bir daha bitti Türkçem.
Bir zamanlar, en haşin eleştiri tanımlamalarından biri “Gardrop Atatürkçülüğü”ydü. Şu anlama gelirdi bu eleştiri; “Düşüncelerini, eylemlerini, insana ve hayata ve ülkesine dair öngörülerini, düşlerini bilmeden, içselleştirmeden; Mustafa Kemal Atatürk’ten söz etmek, yalancılıktır, suistimaldir, sahtekârlıktır, ikiyüzlülüktür!” Herhangi birine, “Gardrop Atatürkçüsü” dendi mi, yüzü kızarırdı. Demek sıra, şimdi “Gardrop Ulusal Egemenlikçileri”ne geldi? Aradaki tek fark, artık yüzlerin kızarmaması olarak mı açıklanabilir, yoksa bir sürecin doğal – hazin sonucu olarak mı? Yaşım ilerledi, o yüzden mi yanlış anımsıyorum; o günlerin “Gardrop Atatürkçüleri”, daha mı “samimiydi” ne?

Ee sayın veli, sayın öğretmen, sayın ilgili-yetkili; söyleyin bakalım, siz nasıl anlattınız? Çocuklara diyorum, “Ulusal Egemenliği” ?

Bayrama gelince… Ona dair, yazının başında yeterince konuştuk. Şimdi, gelelim son kavrama: Çocuk! Çocuklarımız, çocuklarınız!

Çocuklarınız, dedeleri, babaları, amcaları, dayıları, abileri yaşındakiler tarafından, iğfal edildi. Büyük harflerle ister misiniz; TECAVÜZ EDİLDİ!

Çocuklarınız, küçücük yaşlarda satıldı, dedesi yaşındakilerin yatağına fırlatıldı. Anneleri göbek atarken, babaları başlık parasını saydı, düğün evinin kuytuluklarında.

Çocuklarınız, okula gitmeleri gereken çağlarda, köleleştirildi, üç kuruşa çalıştırıldı. Merak edenler, buluşalım, birlikte gidelim sanayi çarşılarına, bu ülkenin kimse uğramaz ara sokaklarına, izbe bodrum diplerindeki işliklerine. Var mısınız?

Çocuklarınız, öğretmenlik diploması verilmiş hastalar tarafından dövüldü, kulakları yırtıldı, suratlarında bardak parçalandı, anaokula göndermiştiniz, manyağın biri masa altına yatırdı, üstüne bastı. Ötesini yazmaya, kusma hissim engel oluyor.

Çocuklarınız, yalnızca onlar için emeklerini savunan analarını babalarını, coplanırken, gözlerine biber gazı sıkılırken gördü. Öğretmenlerini yerlerde sürüklenirken gördü. Çocuklar, hepsini gördü. Adaletsizliği, haksızlığı, sömürüyü, yalanı, korkaklığı, kimliksizliği, suçu… Suçlarımızı!

Çocuklarınız… Görür, saklar ve günü geldiğinde kendince sorar hepsini. Sonra, hep birlikte sorarız; “Ne oluyor bu gençlere?” Umursamazlık, unutkanlık, umarsızlık… İçtiğimiz hayat kokteylidir, yarasın!

Sözü çok uzatıyormuşum. Kısa keseyim o zaman.

Sallayın bu herifin hezeyanlarını. Nasılsa geçti bu yıl da 23 Nisan. Alt tarafı bir gündü. Bakın, yapmanız gereken, inanın çok basitti. Onlar, Baş Öğretmenlerinin armağan ettiği bayramı, kendilerince ve özgürce kutlayacaktı. Siz, oturup bunları düşünecek, bizi düşünmeye çağıracaktınız. Yapılacak buydu işte. Ne büyük ve anlamlı bir olanaktı. Yapmadınız. Kaçırdınız… Bilincinizin, duyalıklarınızın, vicdanınızın altına gizlediniz. Bunu kaçırmayanları, “çağdaş toplum” diye anıyorlar. Elin gavuru yani…

364 gününüz var. Unutarak, görmezden gelerek, yok sayarak mışıl mışıl… Hepinize iyi uykular.

364 gün sonra, yine bunları konuşacağız nasılsa.

23 Nisan’mış. Oh be, geçti de kurtuldunuz!

Bir cevap yazın