Nasıl olacak bu işler?

Tamam, anladık; bu kentte kültür ve sanatın ayrımında olan bir burjuva sınıfı yok. Ama finans-arabesk bir kesim elbette var ve elbette burjuvalık kim, bu kesim nice? Onlar, gazetelerin magazin sayfasında fotoğraflarının çıkmasını, sen ben bizim oğlan türünden buluşmaları, arada bir içimizden birilerini özel toplantılara çağırıp dinlemeyi, kültürel ve sanatsal etkinlik olarak görüyor.

Soyer gibi insanlarımız da olmasa, kentte kişisel varsıllığını katlamaktan başka bir şey düşünmeyenlerden geçilmeyecek. Eczacıbaşı Ailesi olmasa, Uluslararası İzmir Festivali gibi etkinlikler, bekle ki yapılsın. Arkas gibi gruplar da olmasa, ara ki İzmir sporda falan anılabilsin. İşgören Ailesi’nin eğitim için yaptıkları olmasa, ne kadar eksik kalırdık kimbilir? Bilmediklerimiz, duymadıklarımız varsa bizi bağışlasın, ama İzmir burjuvasinin kültürel ve sanatsal duruşunun örnekleri işte bu kadar. İçtenlikle söyleyelim, onlara teşekkür borçluyuz. Ama yetmez, değil mi?

Öf, bir Medici Ailemiz olmadı, olmayacağa benziyor. Sanat galerilerimizin adını ve yerini bilen de yok. Eh, böyle olunca bu kentte koleksiyonerlerimiz da yok. Uzatmayalım. Demek neymiş, varsıl olmak yetmezmiş, “kuru para” burjuva olmanın ilk ve vazgeçilmez koşulu değilmiş. Bir kentin kültürel-sanatsal gelişmesi, tümüyle ve yalnızca kısıtlı kaynaklara sahip belediyelerden beklenemezmiş. Hele zihniyeti tartışmalı hükümetlerin elindeki kurumlar, kendileriyle uğraşmaktan, bunları düşünemezmiş. Kenttten maddi ve manevi kazançlar elde edenlerin de davranması gerekirmiş. Bunları yıllardır söyleyip durdunuz, işte yazdık.

İyi mi, yazar önemli bir soruna parmak bastı mı?

Peki, sayenızde öğrendik; belediyeler, kültür ve sanat konusunda yetersiz. Gündelik, medyatik ve özsüz-sözsüz işlerle gün tüketiliyor. Bu işleri sürdürsün ve yönlendirsin diye atadıkları insanlar yeterli insiyatife ve liyakata sahip değil. Belediyeler mekan yaratamıyor, varolan mekanları nitelikli ve sürdürülebilir işlere ayıramıyor, üstelik yapılan işlerin nasıl yaptırıldığı da tartışmalı. Yerel yönetimlerin vizyonu, misyonu, duruşu muğlak. Varoşlara gidemiyorlar, Alsancak’tan çıkamıyorlar. Verilen dosyaları incelemiyorlar, zamanında ve doyurucu yanıt veremiyorlar. Kültür müdürleri, sanat danışmanları, sözde bu kentin şairlerinden yazarlarından seçilmiş, ama görün bakın ki, her biri bizden uzak, hepsi arazi, alayı raşitik konumda! Bunları konuşmaktan helak olmuştunuz, işte şimdi yazdık.

Nasıl, yazar iyi “saydırdı mı?” Derinden bir oh çektiniz mi?

Sesinizi işittik ve sayenizde öğrendik; sahi nedir öyle dışardan gelenlere bu iltifat, bu ikram kuzum? Birine tören kıyamet kültür merkezi kurduruyoruz, ötekine iki saatlik konser karşılığında çöp konteynırı dolusu para veriyoruz, diğerini Uçak-Hilton–Kordon karşılığı çağırıp, “Söylesene, ne yapmalı İzmir?” mealindeki sorular soruyor, ne yanıt verecek diye ağzına bakıyoruz.

Alın bir son dakika muhabbeti; Dario Moreno’nun büstü, Asansör Sokağının başına konulmuş, yakışır. Peki, karşısında Enrico Macias’ın büstünün işi ne? Bu yıl “Dario Moreno Ödülü” verildi ya, ondan. Güzel. İyi ama “süper star”ımıza da aynı ödül verilmiş. Onun neyi eksik, nerede Ajda’mızın büstü? 40 yıl önce aynı ödülü alan Jacques Brel ile Esin Afşar’ın suçu ne? Bu kentte, popüler müzik tarihini bilip, bunu soracak kimse yok mu? Olmaz mı? Ama bu kentte, sorunların kalbine dair konuşulmaz, fincancı katırları ürker. Herşey bilinir, ama dillendirecek bir enayi nasılsa çıkar diye beklenir, değil mi?

Yetmiyor, Ballıkuyu’ya bıraksan Konak’ı bulamayacak kimilerini, “Şehir Tiyatrolarını kuracak neo-Muhsin Ertuğrul, postmodern-Avni Dilligil” olarak selamlıyor, kamuoyuna sunuyorlar. Buyur, buradan yak! Bu kentte -hele sizde- ne müthiş öneriler, ne eylem planları varken, heykeli dikilecek nice sanatçı dururken; nedir bu kepazelik diye, üstünüzü başınızı yırtıyorsunuz. Onlar göçmen kuşlar misali geliyor gidiyor, sonra bu kentte siz kalıyorsunuz. İşte kendini gösterme şansı bulamayan onca sanatçı, mekansız şunca topluluk, hayatiyet bulamayan nice yapıt… E haksızlık değil mi bu durum? Ne olur ne olmaz diye, hiçbir zaman açıkça söylemediniz-söyleyemediniz, ama yiyip bitiriyordu sizi bunlar. Buyurunuz, döne döne okuyunuz, işte yazdık.

Nasıl, bilinip de söylenmeyenleri, hepimiz adına cesaretle dillendirdi mi yazar?

Hayır, bütün bu sorular ne yazık ki hiçbir “yenilik” taşımıyor, söylenmesi de cesaret istemiyor. Üzgünüm, yalnızca bin yıllık soruları ve sorunları okudunuz. Okuduklarınızın tümü, son dönemde gazetelerde, dergilerde yazılanlardan, dize dize oturup söylenenlerden, kulağımızla işitip, gözümüzle gördüklerimizden derlendi. Yazar, yalnızca “kompoze” etti.

Ee, şimdi İzmir’in kültür-sanat işleri çözüldü mü?

Elbette hayır. Sanırım, biraz da pencerenin öte yanına geçip bakmak gerekiyor ki, bu yazının asıl ve gerçek nedeni budur.

Sorulu-yanıtlı üslup hoşunuza gittiyse, yazının bundan sonrası da böyle olsun. Sorular, bir oradan bir buradan çıkabilir. Yanıtları, siz istediğiniz sorudan başlayarak verebilirsiniz.

Hemen her kültür-sanat kurumu özelinde sorabiliriz. Sözgelimi 50 yıldır Konak’ta duran Devlet Tiyatrosuna gitmek için, taksi şoförlerine, hala “Orduevi yanında” demek gerekiyor mu? Pasaport’ta sorsanız, 10 kişiden 8’i, size yolu tarif edebilir mi?

Büyükşehir, kentin cümle köyüne, beldesine “çok amaçlı salonlar” kurarken; salonsuzluktan artık yakınılmıyor, “e haydi gel buyur” dendiğinde, sağlam-tutarlı-nitelikli üç proje veriliyor mu?

Herhangi bir sanatsal yapılanma başgösterdiğinde değil, daha temennisi dillendirildiğinde; herkes kendini genel müdür – genel sanat yönetmeni olarak görüp, telefonlara sarılmıyor mu?

Günün başlangıcında üç tiyatro kurulup, ertesi güne ulaşamadan beşi kapanmıyor mu?

30 yıldır sanatsal eğitim veren akademik kurumlarımız var. Buralardan kente armağan edilmiş, öncü, örnek ve yepyeni yapılanmalara yol açacak, kentin yüreğini titretecek üretimler var mı?

Okullarımızdan mezun ettiklerimizin, hiç olmazsa yüzde 10’u, bu kentin kültür ve sanat kurumlarında çalışıyor, bu kentte kalma cesareti gösterebiliyor mu?

Giden yüzde 90’lık kesimin, neredeyse tamamı TV dizilerinde çarçur edilirken, yüreğimiz sızlıyor mu?

Beyin ve yetenek gücümüzü bu kentte tutabilmek için, 80 yıldır hiçbir iş yapamamış olmak, bizi yaralıyor mu?

Ülkemizde kültürel – sanatsal örgütlenmelerin neredeyse tamamı, İzmir’de en azından birer-ikişer kişiyle tamsil ediliyor, malum. Bu örgütlenmelerin sesleri, ülkenin toz duman içinde yaşadığı şu günlerde, İzmir’in duruşuna yakışır biçimde işitiliyor mu?

Bu örgütler, kendi öncelikleri ile toplanabilip kentlerine dair konuşup, bir yaptırım oluşturup, yol gösterici olma sorumluluğunu yerine getirebiliyor mu?

Kentin yerel yönetimleri, akademik kurumları, kültür-sanat kurumları, ortak bir paydada buluşabiliyor mu?

Herkes, bireysel, kurumsal, makamsal önceliklerinden, rol çalma saplantılarından İzmir adına vazgeçip, “Hele gelin de, kuralım şu imeceyi” diyor mu?

Buna niyetlenirken, alacağı parayı öteleyip, taşın altına elini sokmayı göze alabiliyor mu?

Bu sorulara “evet” diyorsanız, sorun yok. “Hayır” diyorsanız, o zaman kendiniz sorgulayın; nasıl olacak bu işler?

Sevgilim İzmir merak ediyor, bize de bıkmadan bu konuları deşmek düşüyor.

Gereğini birlikte yapacağız.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın