Özeleştiri zamanı mı?

Nihayet “eğri oturulup doğru konuşulma” zamanına varılmış gibi görünüyor. Hıncal Uluç ve Yavuz Baydar’ın “çıkışları”,  epeyce ses getirdi. Bazı yazarlar da bundan etkilenmiş görünüyor. Cumhuriyet’ten Orhan Erinç’in yazısı “bam telime” dokunur gibi oldu. Hüzün mü desem, kızgınlık mı, iç çekiş mi?

Sabah’ın Okur Temsilcisi Yavuz Baydar ile köşe yazarı Hıncal Uluç’un gazetelerine yönelik eleştirilerini burada yinelemeye gerek yok. Bazı haberleri görmezden gelme, manşet açarken duygusal davranma, bir yerlere yaranma çabaları gibi epeyce ağır özeleştiriler.

Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan’ın savunma ve karşı saldırıları, buna karşın Akşam’ın Genel yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un  insanı yerden yere vuran yazıları…

Hem zamanınızı almamak hem de içinize sıkıntı sokmamak için ayrıntılarıyla yazmaya gerek duymadım. Meraklısı internete girer okur.

Benim derdim başka…

Hazır bu özeleştiri dönemi, iğneyi kendimize batırma dönemi başlamış gibi görünürken Orhan Erinç’in yazısından yola çıkarak içimi dökme gereksinimi duydum. (Cumhuriyet, 14.6.2008, sayfa 7)

Orhan Erinç tersanelerin acıklı durumunu anlattığı yazısında şöyle diyor:

“Sevgili meslektaşlarım Umur Talu ile Güngör Uras olmasa, yaygın medya kapsamındaki okurların, tersanelerde olup bitenlerden, yiten yaşamlardan ve çevrilen dolaplardan bilgilenme şansı sanırım olmayacaktı.”

Gerçekten de öyleydi.

Orhan Erinç’in “sevgili meslektaşı” Umur Talu, yalnızca tersane olayını değil, askerlerin, polislerin yaşamlarındaki sıkıntıları, Ordu Yardımlaşma Kurumu üyelerinin eleştirilerini, medyada iyice zıvanadan çıkanların içler acısı hallerini de köşesine taşımıştı. Gazeteci dediğin, köşe yazarı dediğin böyle olurdu.

Milliyet bazı yazarlarını topluca kapı önüne koyduğunda Umur Talu da işsiz kalmıştı. O zamanlar, Cumhuriyet’te çalışmak isteyip istemediğini sorduğumda, “çağıran mı var” demişti.

Sahi, atılanlardan bir kısmına Cumhuriyet’in kapıları ardına kadar açılırken Umur Talu neden kapı önünde kalmıştı?

Oturup Orhan Erinç’e bir mektup yazdım. “Sevgili ağabey, neden alınmadı” diye sordum.

“Küfür yazıları”nı köşe yazısı sananlara yer oluyordu da neden Umur Talu’lara yer yoktu?

Hiçbir şey anlatmayan yazılarla köşeleri teslim alanlar yıllar boyu yerlerinde mıh gibi çakılı duruyordu da  Aydın Engin’ler, Oral Çalışlar’lar, Tan Oral’lar  neden çekip gitmek zorunda kalıyorlardı?

Benden son kez söylemesi:

Cumhuriyet giderek renklerini yitiriyor.

Üç işçinin eyleminin, 20 işçinin grevinin birinci sayfalarda yer aldığı günlerden, tersane acılarını, kimselerin dokunamadığı “hassas” konuları çok sevdiğimiz, ama içimize almadığımız insanlardan öğrenme zamanına vardık.

Orhan Ağabey’in köşesinin adı, “Geçmişten Geleceğe”

Eski günleri düşünüp, bugüne baktığımızda gelecek pek iç açıcı görünmüyor, böyle giderse…

Bir cevap yazın