“Sol kolu kopuk” Türkiye…

Yol ayrımına sokmaya çalışıyorlar insanları: “Ya Ergenekoncusun?”, “Ya AKP’li…” Filler kapışırken ezilen çimenden beteriz…2002 yılında daha fazla demokrasi iddiasıyla iktidara gelenler demokrasiyi mumla arar hale getirdiler bizi. Şimdi de, “biz” ve “öteki” kalıbı içinde ezmeye çalışıyorlar toplumu. Ama onların anladığı “öteki” öyle böyle bir ötekilik değil. Ve tek yargıda; “Ya Ergenekoncusun ya bizden…” Kendi zavallılıkları içinde toplumun duyarlı kesimlerini de belli bir kaba hapsetmeye çalışıyorlar. Nazım’ı anımsamadan edemiyorum ama; bu tespitleri ifade ederken; “kabahatın çoğu bizde…”

12 Eylül darbesinin yarattığı apolitik atmosferden bir türlü çıkılamadı. Yattık kaktık darbecilerin yaptığı Anayasa’yı suçladık. Umutlar, umutsuzluklara dönüştürüldü kendi ellerimizle… Onlar üzerimize geldikçe sindik. Üzerine bir de “duvarlar” yıkılınca iyice yalnızlaştık. “Yorgun Demokrat”lardık artık… Neoliberal politikaların rüzgarı sesimizi soluğumuzu kesiverdi. Teslimiyetten söz etmek doğru değil ama; çok geri çekildik.

Dünyadan kopmuş biçimde adeta uzayda yaşıyor gibiydik. Türk-İslam sentezlerni, Fethullah Gülenler, birlikte yaşamanın en büyük düşmanı milliyetçi anlayışlar ortalığı sarmış, dalga dalga ilerliyordu. Geçen 28 yıllık sürece baktığımızda; tüm hedefi insanları sindirme ve yoksullaştırma olan politikalar hayatın her alınana hakim olmaya, kendi sermaye kesimini yaratmanın ötesinde halksız biçimde uygulandı, uygulanmaya devam etti. Birer birer sosyal devletin gerekleri ortadan kaldırılıyor, vahşi kapitalizmin yerli işbirlikçileri ile birlikte halkın özdeğerleri peşkeş çekiliyor, birileri “pazarlamacıyız” deyip ortalıkta caka sata sata toplumu yoksullaştırıyordu. Resmi rakamlar bile ülkedeki yoksulluğu gizleyemez hale gelmişti üstelik. Yoksulluğun yarattığı sosyal tahribat tüm gücüyle önüne gelen ne değer varsa alıp götürüyordu.

Toplumun itiraz edecek mecali bile kalmamıştı. “Sadaka Ekonomisi” çarklarını kurmuş, herşeyden önemlisi özgüveni çalışan halka; ganimatin kırıntıları veriliyor; bunun da ne büyük lütuf olduğu meydanlarda, ekranlarda, grup toplantılarında haykırılıyordu. Bir yanda yandaşlarının sermaye birikimleri artılıyor; adına ister “yeşil sermaye” deyin ister başka bir şey; oluşturulan bu yeni yapı “İstanbul Dükalığı” sermaye pazar yüzünden çatışmaya başlarken; bir derin uykudur ki sürüyordu. “Sol kolu” olmadan yaşıyordu Türkiye…

Başlığı Enis Batur’dan ödünç aldım. Bir süre önce “Sol kolu kopuk yaşamak” başlıklı değerlendirmesini okudum. Başta Fransa olmak üzere dünyadaki sol gelişmeleri anlatıyordu Enis Batur. Neoliberal politikalara, küreselleşmeye karşı solun kendini yeniden nasıl seçenek haline getirdiğine dikkat çekiyordu Enis Batur. İşte bundan oolayı Enis Batur’u okudum, şiirin büyük ustası Nazım Hikmet geldi aklıma. Bu denli bir altüst oluşun yaşandığı, yoksulluğun giderek arttığı, “din baronları”nın kendi rezillikleri içinde cirit attığı bir ortamda; neden sol kolu kopuk yaşıyordu bu toplum? Meydan neden bu kadar boş kalmıştı? Neden köpeksiz köy bulan “İslamcı Liboşlar” nasıl oluyorda değneksiz geziyordu? Değneksiz gezdiği gibi; kendine göre yarattığı “biz” ve “öteki” ayrımında, kriterlerini kendi oluşturduğu “öteki”nin içine hapsetmeye çalışıyordu toplumun bazı kesimlerini… Demokrasiyi havuç sopa mantığı içinde kullanırken; darbe heveslilerinin, çete artıklarının, nihayetinde yine sermayeye hizmet edenlerin halksız, hukuksuz anlayışlarını bir kaba sokup; sola karşı barikat kuruyorlardı. Meydan öylesine boştu ki! Kurdukları “sadaka” sistemini nimet olarak anlatıyorlardı. Öyle bir hale gelinmişti ki; düne kadar yol arkadaşlığı yaptıkları bazı isimler bile mızrağın çuvala sığmadığını söyler olmuştu. Soygunun, peşkeşin boyutlarını anlatmaya başlamıştı bazıları sanki düne kadar kendisi o çarkın içinde değilmiş gibi…

Ortada acayip bir durum vardı. Bunu çok daha başkalarının anlatması, gözler önüne sermesi gerekiyordu. Evet gerçekten acayip bir durumdu bu. “Verimli emek en yüce değerdir” deyip de soldan, sosyal demokrasiden elini eteğini çekenlerin zaten sesi çıkmıyordu. “Küçük olsun benim olsun” anlayışının emekle, emekçiyle derdi yoktu. Kış uykusuna yatmış yaratıklar gibi sadece nefes alıp veriyorlar hala!..

Bu çok daha başkalarının derdiydi ama; bu insanlar nedense ortada yoktu! Tespih tanesi demiştim ya yazının birinde; darmadığın etmişler kendilerini. Hani çekilmişler, gelip de birilerinin üzerlerindeki kara bulutu dağıtmasını bekler gibiydiler ama; yoktu böyle bir örnek: Kendi gücüne yeniden inanmalıydı, yeniden bağımsızlık, sosyal adalet, herkese aş, herkese iş, herkese sağlık, herkese eğitim demesi gerekiyordu.

Dünyada ise bizdeki acayipliğe karşın bir şeyler oluyordu. Mücadele tarihlerini heyecanla okuduğumuz Latin ülkelerinde “kovboy”un arka bahçesinde bir şeyler oluyordu. Ve olan bu şeyler dalga dalga dünyaya yayılıyordu, Fransa’da da birşeyler oluyordu, İspanya’da da… Neoliberal rüzgarın herkesi önüne kattığı günler geride kalıyor; yıkılan, çökertilen “duvarlar”a rağmen bir süre kopuk kalan sol kola dikişler atılıyor; kopan kol yerine getiriliyordu. Neoliberal güruha “pışşşıık” deniliyordu.

Şok dalgası geride kalmıştı. Kopuk sol kol, yeniden kurtuluşun adı olmuştu. Vahşi liberal politikalara karşı isyanın adı yine sol olmaya başlamıştı. Toplumsal hoşnutsuzluğun toplandığı ve harekete geçirildiği yer yine. Sol, yeniden yeniden politikalar, seçenekler üretiyor, toplumun karşısına apaydınlık yüzüyle çıkıyordu. Liberal rüzgara hiç yüz vermeden özenle taşıdığı gücünü, birikimini “Kral çıplak..!” diyerek ortaya koyuyor, yeniden başarıya ulaşıyor ve her başarısını sosyal politikaları ile güçlendirerek ilerliyordu. Yerelde bunun çok açık örnekleri yaşanıyordu. Zaten hiç bir zaman kirletilememiş geçmişiyle umudun adı oluyordu yeniden, yeniden, yeniden…

Ya bizde? Uzayda mı yaşıyorduk? Yenileyemiyorduk kendimizi. Yılgınlık almış başını gidiyordu. Örgütsüz, kolu kanadı kırılmış bir kenardaydık. Sermayenin belli kesimi altından kayıp giden halının farkındaydı ve kendince “sol” yaratmaya çalışıyordu bu ortamda da; biz hala öylesine bir başına duruyorduk bir kenarda…

Sözün özü; daha fazla zaman yitirme lüksümüz yok. Kafamızı kaldırıp dünyaya bir bakalım ve gerçeğimizle yüzleşelim, gücümüzü birleştirelim, bu yalnızlığa, bu yılgınlığa, bu kopuşa son verelim. Yıllar yılı eteklerimizde barındırdığımız taşlardan kurtulup; kopan kolumuzu dikelim. Yıllar yılı biriktirilen o taşlar iyice hantallaştırdı hepimizi. Hareket edemez hale getirdi ve boşluk birileri tarafından nasıl da ustaca, takiyenin binbir türlüsü ile dolduruluverdi. Bu kopuk sol kol ile daha fazla devam edemeyiz. Hem toplum hem bizlere çok ama çok yazık oluyor. Tespih tanesi aydınlarımız! Hadi yırtalım bu karanlığı! Referansımız belli. Tarihsel sorumluluğumuz için yapalım bunu; sol yumruğu sıkalım, ona hayat verelim. Zor değil… Nazım’ın da dediği gibi “yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” Bölük pörçük bırakılan gücümüzü biraraya getirmenin bundan daha iyi zamanı mı olur? Üstelik bu kadar geç bile kalmışken… Tüm “seçenekler”in aynı kapıya çıktığı ülkemizde, gerçek seçeneği oluşturup, çıkalım artık umutsuzluğunu bile kanıksamak zorunda bırakılan toplumun önüne…

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın