Gecikmiş bir merhaba…

İlk yazıyı 17 Mart’ta kaleme alıp, sevgili dostum Hüseyin Erciyas’a gönderdiğimde, Kent Yaşam’ın kalem sahipleri arasındaki yerimi aldım. Genelde ilk yazılar “merhaba” özelliği taşırdı ama, bu kez kuralı bozmuştum. “Merhaba” demeden kimi dostlarımıza göre “ağır” kimilerine göre “uzun” kimilerine göre “fazlasıyla felsefi” kimilerine göre ise “mesajı karışık” bir yazı çıkıvermişti ortaya. Şimdi gecikmiş “merhaba”yı yerine getirirken ilk yazının oluşumundaki ana unsurları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Cehennem Ve Labirent bir iç dökme yazısıylı gerçekte. Yıllara dayanan; hem mesleki hem örgütsel hem de gündelik yaşamın getirdikleriydi. Alüvyona benzer bir yanı vardı, deltada birikenlerdi adeta. Bir iç dökmeydi bu haliyde de ister istemez. Yer yer umutsuzluğu sergilerken; diri tutulması gerekenin yine umut olduğunun altını çizerken evrenselden Türkiye’ye bir hat vardı. Kısa sayılabilecek tarihinde pek çok acıyı barındıran bir ülkenin; gerek kendi kısa tarihinden gerekse dünyanın umudu işleyen heybetli tarihinden pay alması kaçınılmazdı. Bir anlamda sayılı satırlar ile bunu gerçekleştirmeye çalıştım.

Umutsuzluklarımız üzerine bir şeyler bina etme yerine; bir hafıza tazeleme ve bir Anadolu türküsünde söylendiği gibi; “cehennemde ateş olmaz har yoktur/Herkes giderken kendi ateşini kendi götürür” misali biraz kendimize bakma gayretiydi. Onurlu bir geçmişten gelirken, “tespih taneleri” haline gelişimizde kendimize ayna tutmanın çabasıydı. Hayıflanma yerine; bir kez daha kendimize bakmaya çalışmanın ifadesiydi tüm satırlar. Pek çoklarına göre köprülerin altından çok sular geçtiği gibi üzerinden de çok insan geçmişti. O geçenler ki bize biraz müstehzi bakar olmuştu üstelik… Öyle zamanlar gelmişti ki; yaşadıkları bilinç erozyonu karşısında yarattığıkları sanal gerçeklik her yanı sarıvermişti ve kağıttan kaplanlar olarak boy aynalarındaki heybetleri artıyor, onların sanal heybetleri arttıkça umutsuzluk dalgası büyüyordu. Her biri adeta “pembe dizi” olmuştu da, çok şey seyrettip az şey düşündürenler; gösteri toplumunun baş aktörleri olarak karşımıza dikiliyor ve umudu vurmak için ellerinden geleni yapıyordu. Kurdukları cehennemi görmememiz için elinden geleni yapıyor; cehennemin kaçınılmazlığını durmaksızın işliyor, adeta ölümü gösterip sıtmaya razı ediyordu.

Haddim değildi “kral çıplak” diye orta yere atılmak. Tribünlerle de hiç ilgim olmadı; bunu da söylemem gerek. Ama pek çoğumuzdun yaşadığı gibi içimi sızlatan bir şey vardı. Hüseyin Erciyas’ın açtığı sayfada sızımı ortaya seriverdim, içimi döktüm. Bunu yaparken de, bir takım referansları kullandım. Ne yazının “ağır” olması içindi ne “felsefi” bir dert ne de “entelektüel düzey yarışı” idi bu. Düştüğümüz ruh halinin Sartre’ın Mathieu Delarue’sunun halinden farkı yoktu ve bir kez daha dönüp bakmakta yarar vardı. Ya da Nazım’ın Kartal’daki bahçıvanını anımsayıp, Nazım’ın döneminden bugüne “dönek”lere tarihi göstermekte yarar görmüştüm. Ya sürüklendiğimiz labirenti nasıl anlatmalıydı? Hayli uzun olan Cehennem ve Labirent’i daha fazla uzatmadan Enzensberger imdadıma yetişti. İçinde bulunduğunuz labirenti anlama kavuştururken, atılan her adımın hiç de boşa gitmediğini; hele hele de birilerinin iddialarına karşı aslonanı göstermekti amaç.

Bir yandan içimizi sızlatan öte yandan küllendirilmek istenen; ama bizleri biz yapan değerler üzerinde sınıfsal duruşumuzu hiç bir zaman elden bırakmadan ayağa kalkmamız gerekiyordu. Bu yazıdan günlerce önce ortaya çıkarılan “çete”, “klik” gladio” oluşumlarına karşı herkes kendi tarafına çekmeye çalışıyordu bizi. Şayet umutsuzluğumuz had safhaya çıkarsa; bir yanlışa daha kurban gideceğimiz açıktı aslında.
Kendi iç dünyamız, zayıflatılmış, kolu kanadı kırılmış halimizle onların iştahını kabartıyorduk. Onlar da içimizde hala diri bir yanımız olduğunu bildikleri için uğultularını daha da keskinleştiriyor, arttırdıkça arttırıyorlardı. Kendi bağırtı ve çağırtıları arasında boğmaya çalışıyorlardı üstelik, herşeye rağmen diri kalan yanımızı. Sağ iktidarların yarattığı zeminde zafer sarhoşlukları içinde tek gerçeğin kendileri olduğunu gösteriyorlardı. Hep bir ağızdan “bu tarafa gelin” diye tempo tutuyorlardı…

İnanmalı mıydı tüm bu olup bitenlere? Taraf mı olunmalıydı aralarındaki kavgada? Bunların kavgasına taraf olmazsak kaçınılmaz olarak bertaraf mı olacaktık? İyice kabuğumuza mı çekilmeliydik? “Sütre gerisi”nin rahatlığına mı bırakmalıydık kendimizi? İç çekip izlemekle mi yetinmeliydik? Raflardan eski kitaplarımızı çıkarıp, tozlarını alıp, anılara mı dalmalıydık? Don Kişotları alaya alanlar korosuna mı katılmalıydık? “Zaten Altın Post da yoktu” diyenlere mi inanmalıydık? “Biz haklı çıktık” korosu karşısında ne yapmalıydık? Haber dezenformasyonlarına inanıp, hep öykündürüldüğümüz Avrupa’daki gelişmeleri görmezden mi gelmeliydik? Neler oluyordu dünyada? Birilerinin hayaleti yeniden ortaya çıkmıştı da; bizim gözümüze perde mi indirilmişti?

Onlarca yüzlerce soru var karşımıza çıkan… Ve şimdi bize düşen; görmezden geldiğimiz, getirildiğimiz umudu küllerinden yeniden yaratmak…Kendimizle başlamalıyız buna… Sonra en yakınımızdakilerle, sonra sosyal ilişkilerimizle, iş ilişkilerimizle… Hep birlikte “kral çıplak” demek için bize dayatılan kaygıları bir yana koyup; onları kendi cehennemi içine hapsetmeliyiz. Bunu hem kendi tarihsel sorumluluğumuz hem de bizden sonrakiler için yapmalıyız; bizden öncekilerin bizim için yaptığı gibi…
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments