DTP’ye “hay hay”, AKP’ye “vay vay”

Parti kapatmak zorlaştırılmalıymış, ama DTP’yi “bu işin” dışında bırakmanın formülünde bir türlü anlaşma sağlanamıyormuş. DTP’nin kapatılmasına “hay hay efendim”, iş AKP’ye gelince “vaaaay efendim”. Demokrasiyi hep kendimize yeteri kadar istedik. Empati yerine linç etmeyi tercih ettik. İki yüzlü, “mış” gibi yaşamlarla vardık bugüne. AKP yıllardır tek başına iktidarda. Ne zaman “partilerin kapatılmasının zorlaştırılması” akıllarına geliyor? Kendileri böyle acıklı bir durumla karşı karşıya geldikleri zaman. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, laikliğin, “az şekerlisi”, “orta şekerlisi” olmaz. Ya vardır ya yoktur…

Evet yine ayaktayız…

Hiç rahat oturamadık ki…

Ömrümüz korkularla tükendi, bitmek üzere.

Daha dün Nazım Hikmet’in kitaplarını gömleğimizin içine saklar, gizli gizi okumaya çalışırdık. Komünistler geliyordu o günler. Bir türlü gelemediler.

12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde bizi kimlerden kurtardıklarını hâlâ bilmiyorum.

Şu garip ömrüme kaç darbe, kaç sıkıyönetim, kaç parti kapatma, kaç idam, kaç korku sığmış. Geriye kala kala onların tortusu kalmış.

Bugün yine değişen bir şey yok.

Bir taraf hayatı yüzdelerle anlatmaya çalışıyor ve Başsavcı neredeyse linç edilmeye kalkışılıyor.

Diğer taraf, ellerini ovuşturuyor, korkulardan korkular tarif etmeyi sürdürüyor.

Güzel bir yerlere doğru yola çıktığımızı sanıyoruz.

Sonra bir bakıyoruz hiçbir yerlere gitmemişiz, aynı yerde turalıyoruz.

Bundan büyük bir acı olabilir mi?

12 Eylül yasalarıyla oyalanan, kendi çıkarlarına göre orasını burasını değiştiriyormuş gibi yapan, yeni, çağdaş bir Anayasa yapmayı başaramayan, darbecilerini yargılayamayan gelmiş geçmiş tüm siyasilerin yaşanılan acıda büyük katkıları var.

Asıp rahatlıyoruz.

Kapatıp rahatlıyoruz.

Hiçbir şeyin değişmediğini göre göre bile bile vazgeçmiyoruz.

Bu tuhaflığın bir sonu yok mu?

Evet, bu tuhaflığın bir sonu olmalı…

Bir cevap yazın