Meyhaneler restoranlaştı

Hepimiz dışarıda yemeklere ve davetlere gideriz. Sizce neyi, nasıl yediğimizi çok iyi biliyor muyuz yoksa belli şartlanmalarla mı hareket ediyoruz?

Herkes hangi yemekle ne içileceğini ya da yediği yemeklerin birbiriyle uyumunu çok iyi bilemeyebilir doğal olarak. Peki burada işletmenin devreye girmesi gerekmez mi sizce? Yani işletmenin yeme içme alışkanlığı -ki buna adabı ya da ritüeli de diyebiliriz- ya da mantıklı önerileri beni yönlendiremez mi?

Yerinde yapılan birkaç kibar öneri o yemeği bir anda nasıl da ziyafete çevirebilir değil mi?

Geçenlerde çok yakın dostum Osman, beni İstanbul’dan gelen patronuyla ve arkadaşıyla çıkacakları akşam yemeğine davet etti. Rakı içip balık yiyecekmişiz. İstanbullu patronu İzmir’de bir restoranın adını duymuş oraya gittik.

Bakın neler oldu:

Efendim, önce içkimizle beraber beyaz peynir, domates, salatalık, biber ve birkaç parça rokadan oluşan ve “komple söğüş” denen bir tabak sipariş ettik. Hemen sonra koca bir tepside bir yığın meze geldi. Yiyemeyeceğimizi bile bile önce birkaç tane istedik ama hoş ve iştah açıcı görünüşlerine kanarak dayanamayıp birkaç tane daha ekledik.

Biz bunları yerken garson artık yer kalmayan masada büyük ustalıkla yer açarak ortaya kocaman bir salata bıraktı. Salataya baktım “komple söğüş” tabağımdakileri daha küçük doğrayıp üzerine zeytinyağı ve limon dökmüşler. Nasıl bir anlayışıysa…

Baktım kimseden ses yok ben de bir şey demedim. E, misafirim ya…

Biraz sonra garson, satacağından emin bir ifadeyle yaklaşıp “abi kalamarınızı attırıyorum” dedi. Osman ve diğerleri de sözleşmiş gibi “evet evet, tabii” dediler.

Eh, balık yiyeceksek ara sıcak olarak kalamar yemek şart, öyle değil mi?

Koca bir kalamar geldi… Şimdi sıkı durun: biz kalamarı yemekle meşgulken garson Osman’ın kulağına eğilerek bir şeyler söyledi ve bizimki de başını garsonu onaylar bir şekilde salladı. Tahmin edin ne oldu? Masaya dört tane ızgara JUMBO karides geldi. Aman allahım! Yedik tabii…

Sohbet derinleşti, saat ilerledi. Sohbet sırasında masada kalan mezelere acıyan gözlerle baktığımı garson görmüş olmalı ki yarım kalmış mezeleri toplayıp gene Osman’a bakarak “abi balık ne yaptırayım?” diye sordu.

O an kanımın çekildiğini hissettim.

Komple söğüş tabağı, mezeler, salata, kalamar, karides… Ve daha da yiyecektik.

Çıldırmış olmalıydı bunlar! Biri bu garsonu ve Osman’ı engellemeliydi, fakat ne mümkün! Sağ olsun Osman patronunu ve bizleri en iyi şekilde ağırlamak istiyor. Gelgelelim, ağırlamadan anladığı bu ve garson da buna eşlik ediyor. İşin kötüsü patronu da!…

Çok büyük çabalar sonucunda Osman’ı midemden rahatsız olduğuma, daha fazla yiyemeyeceğime ikna ettim ama ya diğerleri?

Balıklar sipariş edildi. Neden bilmem, bölgemizde dünyanın en zengin balık çeşitleri olmasına rağmen insanlar şu levrek ve çipuradan bir türlü vazgeçmiyor. Sanki balık olarak sadece bu ikisi var…

Balıklar geldi, yediler de galiba… Galiba diyorum çünkü yerken balıkları soğudu. Eh, çiğ tartıldığında 350 – 400 gr. gelen bir balığı o kadar yemekten sonra yiyebilmek için zorlanmanız çok normal. Lokmayı ağızlarına atarken, sanırım tıkanma ihtimaline karşı, önce nefes alıp veriyorlar, sonra ağızlarında büyüyen lokmayı uzun süre çiğneyip burunlarından son bir nefes daha aldıktan sonra bir hamlede yutuyorlardı.

Böylesi bir yemeği yerken suratlarımızın aldığı şekli hiç merak ettiniz ya da incelediniz mi? Çok ilginçtir. Pek de sevimli olduğumuz söylenemez doğrusu. Ama bunların içinde en kötüsü, tok karnınayken ağzımıza aldığımız koca bir lokmayı yutmaya çalıştığımız an olmalı…

Balık yemeyi kestiklerinde tabaklara şöyle bir baktım. Öncelikle kimse kellesini yememişti. Hadi bunun su kaldırır bir yönü olabilir, zira herkes kelle yemez. Ancak ikisinin karın bölgesi tamamen duruyor ya da biraz parçalanmış. Hani balık kaldı denmesin diye… Patronun balığının ise neredeyse yarısı hala tabaktaydı. Ama kendisi pes etmiş görünüyordu.

Ardından tatlılar, ikram meyveler, kahve, likör…

Tam bir kabustu.

Bu yeme alışkanlığının nereden geldiği konusunda çok yorum yapılabilir ancak özellikle liman şehirlerinde böyle bir alışkanlığın pek olmadığını bunun sonradan geliştiğini söyleyebilirim. Nasıl mı? Biz yüzü denize dönük yaşayanların meyhaneleri ve bu meyhanelerin de son derece güzel, sağlıklı yeme içme ritüelleri vardı.

Ne miydi bunlar?

Dilerseniz bunu da bir sonraki yazıya bırakalım.

Sevgi ve lezzetle kalın…
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments