Diyanet 10 Kasım’da ne yaptı?

Bu yıl 10 Kasım, “Cuma” gününe denk geldi. Yani Müslümanların “Cuma namazı ve hutbesi” kılıp dinledikleri kutsal gün. “Anıtkabir İzmir’de Sergisi” töreni için Konak Meydanı’na girerken, Cuma Namazı için saf tutmuş yurttaşları gördüm. Herkes bilir ki Cuma Namazı sırasında genellikle “toplumsal yaşam ve İslam” konuları da “hutbe konusu” olur. Bilin bakalım 10 Kasım 2006 Cuma günü İzmir Müftülüğü’nün camilerde okunması için hazırladığı “Cuma hutbesi’nin” konusu neydi? www.izmirmuftulugu.gov.tr adresinden öğrendiğime göre konu “Dinin Toplum Hayatındaki yeri ve Önemi” imiş. Öte yandan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesinde ise en son 18.08.2006 tarihli hutbe yayınlanmış. Bu tarihten sonrakiler yok. Bu arada 10 Kasım günü Cuma Namazı’nda imamların kaçı, İslamiyet’in bugün özgürce yaşanmasını, Cuma namazlarının işgal altında değil, hür olarak kılınmasını sağlayan Ebedi Şef’in ruhuna bir “fatiha” istedi acaba? Diyanet İşleri Başkanı muhterem ile İzmir Müftüsü muhterem hocalarımız görsem soracağım, Atatürk ve silah arkadaşlarının ruhlarına bir “fatiha” okunmasını engelleyen yasa mı var? Tabii İzmir Müftülüğü sitesinde gördüğüm “Atatürk ve din” başlıklı satırları da görmemiş değilim.

“Anıtkabir Sergisi’nin Soruları”!

Gözümün önünde “doğru” adına yapılan yanlışlar büyüdükçe büyüyor. En büyük kaygım da o hep lanet okuduğum ve okuyacağım “kankalar saltanatının” ayak seslerini yeniden duymaya başladım. 10 Kasım günü, İzmir tarihine geçecek önemde büyük bir sergi açıldı Konak Meydanı’nda. Sevgili Vecdi Altay’ın buluş ve koordinatörlüğünde gerçekleşen “Anıtkabir İzmir’de” sergisini 3 ve 7 Kasım tarihlerinde yine bu köşede sizlere duyurmuştum. Sergiyi Büyükşehir Belediyesi içinde hangi “birim” organize etti bilmiyorum. Ama o birimin başındakilerin açılış töreni sırasında “benim” bulunduğum noktada olmalarını isterdim. Hatta aynı noktada Sayın Genel Sekreter Hasan Fehmi Mani de bulunuyordu.
Sergi öncesine dönelim ve bazı sorular soralım.
İzmir’de daha önce böyle bir sergi açılmış mıdır? Belediye otobüslerinde ya da bazı reklâm tahtalarında ne kadar “ıvır zıvır” etkinlik varsa tanıtan Büyükşehir, “Anıtkabir İzmir’de” sergisinde “önemsiz” ne görmüştür? Öte yandan en sıradan meydan konser için bile TV’lere alt yazı reklâmı verilirken, Anıtkabir sergisine reva görülen “tanıtımsızlığın” gerçek nedeni nedir?
İzmir’i tanıtmak adına İZFAŞ tarafından dünyanın parasına yaptırılan, başka kentlerin görüntülerini İzmir diye yutturan “malum” belgesele gösterilen ilgiyi, Büyükşehir’in “ilgili” birimleri neden Anıtkabir Sergisi’nden esirgediler?
Hemen tüm belediye etkinlikleri çeşitli afiş ve broşürlerle günler öncesinden duyurulurken, belediye otobüslerinde şoför arkalarında ilan edilirken Anıtkabir İzmir’de sergisinde “bilmediğimiz” ne var ki açılış sırasında bile, çevreden geçen yurttaşlar “burada ne var?” diye sordular?
Ya medya? Milli Eğitim Bakanı Çelik’i de takip etmeseydi İzmir medyası, sanırım sergiden de haberleri olmayacaktı. Hele bazı “yerel TV’lerde” bile sergi haberini görmeyince iyice kahroldum! Sonuna kadar övünürüm, gazetem YENİGÜN bu sergiye ilk sayfasını ayırdı!
Bu sergiyi Büyükşehir Belediyesi “icat etmedi”, böyle bir etkinliği sayın “danışmanlar da” düşünüp gerçekleştirmedi. Bu sergiyi yılların gazetecisi Vecdi Altay düşünüp yaşama geçirdi. Ama nedense Vecdi Altay’ı, konuşması sırasında bir kere Aziz Bey “andı” o kadar. Tören boyunca, serginin beyni Vecdi Altay, en arkalarda benim yanımdaydı. Yüzünün halini görmeliydiniz. “Sen neden başkanın yanında değilsin?” soruma yanıt vermedi. Hiç konuşmadı. Sadece bir ara “bir Büyükşehir” danışmanına “devlet usulünü, protokolü bilirim, çağrılmadım ki gideyim” dedi. Kendisine yazmayacağım diye söz verdim ama bu sözü tutamazdım!
Ve küçük öğrenciler. Başkan konuşmasında “özellikle Anıtkabir’i hiç görmemiş olan çocuk ve gençlere” dikkat çektiyse de, iki ilköğretim okulunun öğrencileri arkanın da arkasında en arkada “terkedilmiş ve unutulmuş” gibi uzun bir süre “büyüklerini” beklediler! Öte yandan sergiye gelen telgrafların, konuşmalardan sonra okunması da yeni bir protokol geleneğiydi sanırım!
Böylesine önemli bir serginin kentin ortasında açılmasına bir “teğmen” dahi göndermeyen Ege Ordu Komutanlığı’nınsa mutlaka bir “bildiği” vardır!
Bu serginin önemine bu kentin başkanı bir e-postayla inandı. Ama yaşama geçirme sırasında “bazıları” bu sergiyi “bir konser” kadar önemsemedi sanıyorum. 10 Kasım ise ne yazık ki “ağırlığını” hissettiremedi. Bu konuyla ilgili bazı noktalarda “otosansüre” gittiğimi biliniz. Ancak bu kez olası “kankalar saltanatına” daha keskin “saldıracağımı” herkes bilsin! Artık “daha açık” konuşma zamanı geldi galiba. Belki de çok ama çok yakında yine “yeni bir” ekrandan da söyleriz bunlar! Kim bilir ki?

İnternet’te bir kitap!

Bir yandan Ermeni iftiraları, bir yandan bu iftiraları bir yanda bazı Avrupa ülkelerinin küstahlıkları, diğer yandan bu şer güçlerin Türkiye’deki her cins ve cibilliyetteki “işbirlikçileri” derken Ermenileri “Pontus uydurukçuları” izledi. Şimdi de bir kitap dolaşıyor sanal ortamda. Aslında bu kitabın bir nüshasını bir iki yıl önce TV’de bir izleyicim bana yollamıştı ama bunun bugünlerde “pek ünlü” olduğunu yeni öğrendim. Duyumlarıma göre bu kitap şu aralar Yunanistan’da sanal ortamda elden ele dolaşıyormuş. Kitabın adı “THE BLIGHT OF ASIA” yani “Asya’nın Felaketi” Kitabın ön yüzünde başlığın hemen altında “Hıristiyan Nüfusun Müslümanlar Tarafından Sistemli Yok Edilişi ve Malum Büyük Güçlerin Suçluluğu Hakkında Bir Rapor; İzmir Yangını gerçek hikâyesiyle birlikte” satırları yazıyor. Bu kitap 1926 yılında yazılmış. Yazarı ise çok ilginç biri. Yakındoğu’da otuz yıl boyunca ABD’nin konsolos ve başkonsolosluğunu yapan George Horton. Önsözü ise Almanya Eski Büyükelçisi James W. Gerard yazmış. Kitabın girişinde “Şehit Şehir” başlıklı bir bölüm var. Yunan İşbirlikçisi “Kara papaz” Hrisostomos’un “Semtember 1922’de” İzmir’de “şehit” edildiğine “özel” bir vurgu yapılıyor.
Şimdilik bu kadar yazayım diyorum. Ermeni iftiraları, Pontus uydurmaları derken şimdi de “9 Eylül’deki zaferimizi” katliam gibi yutturma safsataları mı hazırlanıyor dersiniz?
Benden söylemesi, 15 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 arasında İzmir’de “olan biteni” ve de “işbirliği” süreçlerini gözler önüne sermezsek, Yunan ve Rumların katlettiği, tecavüz ettiği Türkleri “hatırlamazsak”, inanın bana sırada bu olacak!
“Medeniyetler İttifakı” tantanalarından önce “evrensel” bir özeleştiri süreci açılmak zorundadır. Çünkü ne zaman TV açsam karşımda “çevir kazı yanmasın” şarkısını dinliyorum!

Daha önce olmuş muydu ki?

Bir yanda Büyükşehir Belediyesi’nin “İnciraltı” toplantıları diğer yandan Karşıyaka Belediyesi’nin “Mavişehir” toplantısı. Bu iki toplantıda da hatırlayabildiğim kadarıyla İzmir tarihinde bir “ilk” gerçekleşti. Toplantılarda, konu olan bölgeyle ilgili “kesin karar” öncesi özellikle yurttaşların, meslek odalarının ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinin “fiilen” katılımı ile “açık görüş alış verişi” yaşandı. İşin “çözüm” boyutu ya da “demokratik hoşgörü” analizleri bir yana, ilk kez yerel yönetimler “ben yaptım oldu” yerine, sorunlu bölgelerin yurttaşlarıyla açıkça “kafa kafaya” verdi. Bakıyorum da “bazı gazetelerde” bu durum “ortak akıl” sözüyle yorumlanmış. Ancak “ortak akılı” egemen güçlerle, para babalarıyla, İstanbul efendileriyle kapalı kapılar arkasında konuşmaya da “ortak akıl” dendiğini duymuştuk. “Ortak akılın” icat ettiği “devirde” sorunların nasıl kilitlendiğini, arsa mağdurlarının, heyelan zedelerin belediyeden “kapı dışarı” edildiğini unutmuş olanlara inat, ben unutmadım!
Aziz Kocaoğlu da Cevat Durak da Mehmet Ali Çalkaya da bugüne kadar sadece “lafta kalan” ortak akılı “İzmir Belediye Tarihi’nde” ilk kez, hem de bir tek yurttaşı bile “yok saymadan” yaşama geçirdi. Ve bu iki başkanın da bunu yaparken “başkasını izlediğini” kimse söylememeli. Zira eninde sonunda güneşin balçıkla sıvanamayacağını “herkes” görür!

Bir “elektrik” hikayesi!

Geçtiğimiz Pazar akşamı “çat” dedi elektrik gitti. Saat 17.17 civarıydı. 17.24 ve 17.25’de 186 namı ile maruf telefonu aradım. Uzunca meşguldü. Saat tam 17.28’de “haber alma teşkilatı” ile görüşme şerefine ulaştım(!) Sorunun ne olduğunu sordum. “Yüksek Gerilim hattında bir arıza olduğunu, elektriğin ne zaman geleceğini söyleyemeyeceklerini” öğrendim. Kendimi tanıtıp, orada “amirleri” olup olmadığını sordum. Ve “artık adı her neyse size dava açacağım” diyeceğime “Tedaş bana dava açacakmış” deyiverdim. Telefondaki “muhterem” (adı ben de mevcut) konuştuğu hattı kapatmadan, yakınındaki birine “telefonda yazar mıymış ne gastedenmiş, BUNA dava açılacakmış” diye sordu. Sonra bana “pazartesi arayın” dedi. Bu konuşmalar kayda alınıyormuş. Ancak “ne zaman geleceği belli olmayan” elektrik17.30’da geldi. Milyonlarca yurttaş, her aybaşı sektirmeden para ödüyoruz. Sanki muhteşem bir hizmet veriliyormuş gibi bir de “utanmadan” zam söylentileri dolaşıyor. Sadece merak ediyorum ve AKP’li vekillere soruyorum: Siz gerçekten bir daha seçim kazanmayı düşünüyor musunuz?

Sancar Baba’ya başsağlığı!

Anacığını yitirdi Sancar Maruflu. Vefatı öğrendiğimden beri arıyorum ama ulaşamadım. Bir Cumhuriyet aydınıydı anneciği Sancar Maruflu’nun. Hatta Ebedi Şef’i de yakından görme onuruna ulaşmış. Allah Sancar baba’ya sağlıklı ömür versin. Anacığına da rahmetini esirgemesin, mekânı cennet olsun!
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments