Yine yağmur, yine su baskını!

Sonbaharla birlikte yaşam yine yağmura ve su baskınlarına teslim oluyor. Her yıl yaşanan bu akıl almaz durum üzerine yine birçok şey yazılıp söyleniyor, çeşitli kurumlar suçlanıyor.

Su baskınlarından sonra yapılan suçlamalar ve sorumlu görülen kuruluşlara yönelik eleştiriler, nedense, elli yılı aşkın zamandan beri ülkemizde egemen olan imarcılık anlayışını hedef almıyor. Eleştirilerin muhataplarının da bu konuya girmemeye özen gösterdikleri dikkat çekiyor. Eleştirenler ve eleştirilenler arasında sanki bu konuda bir uzlaşma, bir ittifak var gibi görünüyor.

1950’li yıllardan beri yürürlükte olan imar mevzuatı planlamayı, planlı kentleşmeyi değil imarcılığı, imarlı kentleşmeyi kurgulamakta, kent planlamayı imar planı çizimine indirgemektedir. Yapılan eleştirilerin bu konuyu içermemesi düşündürücüdür.

Son elli yıldır ülkemizde hazırlanan imar planlarının ?birkaç ayrıksı durum dışında- tümü, kentsel arazinin en küçük parçasından en yüksek rantı elde etmenin başlıca aracı olarak kullanılmış ve bu nedenle, söz konusu planlar, rant yaratmak ve yaratılan rantı arazi sahipleri arasında paylaştırmaktan başka işe yaramamıştır. Sürecin dışında kalanlar ise tümüyle ülkemize özgü biçimde gecekonduyu keşfederek kendi başlarının çaresine bakmanın yolunu bulmuşlardır.

Her durumda kentsel araziden payını almış olanların olağan koşullarda bu düzenden herhangi bir rahatsızlıkları yoktur. Kısacası, sağanak yağmur ya da deprem gibi olağan bir doğa olayının afet haline gelmesinin yolunu açan imar düzeninde yararlananlar, bu olaylar yaşanınca birbirlerini kıyasıya suçlamakta ama yararlandıkları düzene yönelik tek söz söylememeye özen göstermektedirler.

Derenin taşkın alanına çok katlı yapıyı oturtan bir yurttaş, beline kadar su içinde bas bas bağırarak yetkilileri suçlarken, ona orada o yapıyı yapma olanağı veren imar düzenini aklına bile getirmemektedir. Sel tehlikesine karşı okullar için tatil ve tahliye kararı veren kamu yöneticisi, o okulların oralara yapılmasına olanak tanıyan imar düzenini hiç sorgulamamaktadır. Su baskınını altyapı yetersizliğine bağlayan basın yayın kuruluşları, elde edilecek kentsel rant uğruna suya gidecek yer bırakmayan imar düzenine hiç değinmemektedir.

Her sağanak yağışta su baskınına uğramak eğer kentlerimizin yazgısı olmuşsa, bu yazgıyı belirleyenler, o kentteki arazi rantını bölüşenler ve bölüştürenlerdir. Bu bölüşüm sürecini tanımlayan imarcılık anlayışı değişmedikçe daha çok su baskını haberleriyle üzüleceğiz; boş tartışmalarla oyalanacağız.

Bir cevap yazın