Piriştina’nın Son Günü

Bundan tam iki yıl önceydi. Ahmet Piriştina, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ikinci kez seçildikten üç ay sonra, 15 Haziran 2004’te, yaşamını yitirdi. Kalbine 52 yaşında yenik düşen Piriştina’nın “şok” ölümü, hemşehrilerini, taraflı tarafsız onbinleri üzdü.
Gözyaşı döktü, görülmemiş kabalığın katıldığı devlet töreniyle cenazesi rüyalarını süsleyen mavi körfezin bitiğişindeki Narlıdere’de toprağa verildi.
Adı “efsane”ye çıkan başkan, “Ben bu İzmir için ölürüm” sözleriyle hafızalara yer etti. Ardından çok şey yazılan, çizilen, Başkan’ın kamuoyuna yansımayan düşüncelerini, toplantılarını hatta son saatlerini, dostu, sırdaşı, yakın çalışma arkadaşı, eski Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi, ilk kez Milliyet EGE’ye anlattı. İşte İzgi’nin ağzından Piriştina ve o gün…

Duygusallığını gizlerdi

* Ahmet Piriştina’nın çok yakınındaki bir isimdiniz. Hemen hemen hergün beraberdiniz. Piriştina nasıl biriydi?

– Farklı bir yapısı vardı. Kıskançlığını fark ettirmez, sevecenliğini abartmaz, duygusallığını gizler, kararlığını ve netliğini sergilerdi. Onun için değil midir ki, yaşamının en verimli çağında ardında binlerce buruk yürek, yaşlı göz bırakması…
Bu nedenle değil midir ki, beş yıl gibi bir süreçte kentin tarihine imza atması, gittikten sonra da “efsane” olarak anımsanması…
Ve bugün o, hepimizin gönlünde taht kuran beyaz saçlı, kahkahalarıyla ünlü, insana sarıldı mı güveniyle birlikte sorunlarını çözen kişinin aramızdan ayrılışının ikinci yıldönümü. Bana göre, her geçen gün büyüyen sevgisiyle aslında ikinci doğumunun ikinci yılı.

“Karar ver, bitsin” dedi

* Politik beraberliğiniz nasıl başladı?

– Yıllardır süregelen dostluğumuz vardı. 1998 Kasımı’nda beni, “Çok özel, çok çok özel” diyerek sabahın kör saatinde Çeşme’ye çağırdı. Yıldızburnu’nda otomobilin içinde, DSP’den Konak Belediye Başkanlığı’na aday olmama istedi. “Kararını ver, bitirelim şu işi” diye ısrarını ifade etti.
Şaşkınlık içindeydim. Yaklaşımı içten ve inandırıcıydı. O dakikada bunu reddetmem ya da “zamana bırakalım” demek mümkün değildi.
Gazeteciydim. Belediye başkanlığının iğneli fıçı olduğunu iyi biliyordum. Yaşayacağım, stresleri, başıma gelecek siyasi kıskaçları, kişisel çıkarı bozulanların karalamalarını, yakıştırmalarını göze aldım, “Evet” dedim.
Adaylığım ve başkanlığım döneminde yalnız bırakmayan, sorunları çözen, sevgisini vermekle onurlandıran, ortak çalışmakla gururlandıran Ahmet Piriştina’ya yaşamım boyunca sadakatim, şükranım sürecektir.

* Bu sözlerin altında bir yerlere mesaj mı var?

– Kesinlikle hayır. Resmen bihakkın teslimi. Başkan’ın teklifi ve elimden tutması olmasaydı, İzmir’e hizmet etmek gibi şerefi yaşamayacaktım. Ama, yine de bu cümlelerden mesaj alacak varsa, alması gerekenler olduğunu konuşuluyorsa “o noktaya gitmesin” diyemem. Vefa ve sadakat, para ve makam gibi değil, sağlık ve itibar gibidir.

O olsa, İzmir devleşirdi

* Herkesin bir tarzı, yaklaşımı var. Elbette bugün Piriştina olsaydı, İzmir farklı olurdu. Sizce ne değişirdi?

– Hizmetinin birinci yılında ortaya attığı “İzmir değişiyor” sloganının, “İzmir devleşiyor”a dönüştüğü görülecekti. Çünkü seçim öncesinde hazırlamış olduğu ve önemli bölümünü de bildirgesine koyduğu öylesine büyük hamleleri vardı ki, gerçekten İzmir’i dünya kenti olma noktasına taşıyacaktı.
İş programı, takvimi, bütçesi ve kamusal işbirliği listeleri buna göre hazırlanmıştı. Ne yazık ki, rahmetli başkanımızın ortaya koyduğu bu projelerin ne olduğu hiç kimse tarafından ne merak edildi, ne soruldu? 2004-2009 hizmet programını Başkan Piriştina tek başına hazırlamadı, her zaman olduğu gibi yanında bürokratlar ve bazı kişiler vardı. Ama nedendir bilinmez, hiç kimse bunları dile getirmiyor, “Bari seçim bildirgesini bir daha okuyalım” denmiyor. Gelinen nokta, herkesin yorumuna açık görülüyor.

Mega başkanlığa hazırdı

* Peki, ben sorayım, siz söyleyin. Neler planlamıştı?

– Öncelikle ilk iş stratejik gelişme planı ve nazım imar planının hazırlanmasıydı. Çünkü, yerel yönetimler yasa taslağı bugüne kadar 11 kez hazırlanmış ama yasalaşmamıştı. Ancak en geç 2005’te çıkması kesindi. Bu amaçla 2003 yılındaki İçişleri Bakanlığı bürokratlarıyla yapılan yerel yönetim yasa taslağında bizzat bulunmuş ve önerilerini sıralamıştı. Bugünkü 5215, 5216 ve 5393 sayılı yasaların belediyelerin önünü açacağını ve kentinde metropollükten çıkarak megapolitan olacağını biliyordu. Yönetim biçimini bile aklına koymuşve ama yasa çıktıktan sonra açıklayacağını söylüyordu.
9 ilçeden oluşan İzmir Büyükşehir Belediye sınırlarının bugün olduğu gibi 58 belediyeye geleceğini ve bunun için de aynı bir yönetim, plan ve bütçe çalışması gerektiğine inanıyordu.
Biliyorsunuz, bugünkü megapol yapısı içinde İzmir, yarımada (Urla, Çeşme, Seferihisar), Bakırçay (Menemen, Aliağa), Kemalpaşa bölgesi, Torbalı havzası (Selçuk dahil) olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Buraların tarihi, çoğrafi, ekonomik durumlarına göre nazım plan kapsamında değerlendirmesi gerekli ki, (şimdi yapıldığını sanıyorum, çünkü yasanın öngördüğü zaman çok sıkıştı) bunun öncelikle yönetimi oluşturulacaktı.

“Şimdi herkes bir şey söyler”

Yasa belki bir genel sekreterliği emrediyordu ama burası için ayrı ve özel Megapolitan Genel Sekreterlik kurulacak, geniş yetkilerle donatılmış bölge koordinatörleri belirlenecek ve örneğin Torbalı havzasındaki belediyelerin tüm sorunları ve gereksinimleri burada toplanarak genel sekreterlik ve başkanlığa aktarılacaktı. Böylelikle hızla yol alınacak, zaman kaybı ve yakınmalar ortadan kalkacaktı.
Bakın, rahmetli başkanımızın düşünceleri arasında yer alan bu konu belki de ilk kez açılıyor. Ama yönetimin genişleyen alanla birlikte yaygınlaştırılması ve bugün olduğu gibi merkezden yönetime bağlanmaması ilk koşuldu. Hatta, her ne kadar yasa içinde olmayacaksa da örgüt şeması içinde bazı belediye başkanlarına bu görevin verilmesi fikri hakimdi.
Belediyedeki işleri ise yine mevcut genel sekreterlik ve kademeler sürdürecekti. İZSU, ESHOT yine tek merkezde ve yönetimde değil, sorunların en iyi şekilde tespiti ve çözümü için de yaygınlaştırılacaktı.
Tabii, bu konuda şimdi “yapacaktı veya düşünmemişti” şeklinde tartışma olabilir. Çünkü, bazı konuşulanlar iki kişi arasında olduğu ve biri de aramızda bulunmadığına göre, belki bu yayın sonrası herkes bir şey söyleyecektir. Ama önemli değil, İzmir için önemli olan vaktin kaybedilmemesidir. Çünkü kaybedilen vaktin eşiti, kentin kaybedilmesidir.

Başkan’a, helikopter alınacaktı

* “Hali hazırdaki yönetimin eksikleri, yetersizlikleri var” diye anladım. Bunu mu vurgulamak istiyorsunuz, açıkca söyleyin.

– Polemiğe girmek istemem. Üslubum değildir, böyle de bir niyetim olmaz. Çünkü, herkesin kendine göre bir yoğurt yiyiş tarzı vardır. Yoğurt ağza mı bulaşır, kaşıkta mı kalır, kravatımı lekeler, yoksa lezzetiyle damakta mı kalır, bu yiyene bağlı. Ben burada rahmetli başkanımızın bugüne kadar konuşulmayan düşüncelerini dile getirmek istiyorum. Örneğin, bir helikopter alınması “olmazsa olmaz” görülüyordu. Hatta belirli kişilerle fiyatı, markası ve kaç kişilik olacağı dahi konuşuldu.
Çünkü, genişleyen alanla birlikte fiziksel olarak yetişilmesi mümkün değildi.
“Konak’tan Aliağa’ya gidip, Urla’ya geçmek istense tam gün gider” düşüncesiyle helikopterin en sağlıklı ulaşım aracı olduğu düşünüldü. Böylece daha çok insan, yönetici ile birlikte olunacak ve bölgenin sorunları veya yapılan hizmetler daha yakından takip edilecekti. Eğer bir anlam da çıkarılacaksa, bu da önemli bir noktadır.

İsteyene belge veririm

* Piriştina’dan sonra alınan mesafe ne kadar?

– Bunu belgelerle ortaya koymak ve yetkili ağızların açıklaması gerekir. Ne yapılacakların veya neler yapıldığının, ne kadar yol alındığının ölçütünü şöyle ortaya koyabiliriz. 29 Mayıs 2004’te, Başkanlık Projeler Koordinasyon Toplantısı yapılmıştı, katılanlar bellidir. Öncelikle ulaşım ve trafikte olmak üzere yapılanlar ana başlıklarıyla tek tek belirlenmişti. Kentin engellilere göre düzenlenmesinden, otopark politikası oluşturma ve otoparklarda kentkart kullanımına kadar öngörüler yer almaktadır.
69 ayrı projenin belgeleri var. Kim ne yapacak, ne kadar para harcanacak, hangi yıllara yayılacak teker teker yazılmıştır. “Böyle bir şey yok” diyen olursa ben kendilerine yardımcı olurum. Çünkü bu toplantılarda bulundum. Söylediğim gibi, bunlara bakılır, ne yapıldıysa açıklanır, hem kamuoyu bilgilendirilir hem de değerlendirme yapılma fırsatı yaratılır.


* Dilerseniz, başkanın son gününü de konuşalım. Bildiğim kadarıyla Piriştina’yı son gören ve yaşama gözlerini kapattıktan sonrna ilk ören sizsiniz. O gün, o gece ve sabahında neler yaşandı?

Vapurla Alman Adası’na gittik

– Ben son günle ilgili yaşananları hiçbir yerde kamuoyuyla paylaşmadım. Bu anlatımım ilk oluyor. Yani 14 Haziran’ı tekrar yaşamak ama ertesi sabahını aklıma dahi getirmek istemem.
Sözünü ettiğimiz gün, yani 14 Haziran 2004 saat 14.30 sıralarında Pasaport iskelesi yanına bağlı olan Bergama vapuruna, belediye şirketleri İZBETON’un Genel Müdürü Hüsamettin Ender, İZDENİZ’in Genel Müdürü Ahmet Seçer, Başkanın yeğeni Levent Tanık’la birlikte bindik. Ardından rahmetli başkanı, Kanada’dan gelen amcaoğlu Fatos Piriştina’yla birlikte Bostanlı İskelesi’nden aldık. Hava güzeldi. Urla’daki Alman Adası’nın (Yassıcada) hem son haline görmek, hem de dinlenmek için yola çıktık. Her zaman olduğu gibi şarap kadehlerimizi doldurduk. Çekişmesi ünlü tavlamızı oynamaya başladık. Oyun, tam bir maç havasında yaklaşık bir saat sürdü. Bir iki kadeh de sarap içtik.
Biraz da günün deyimiyle geyik muhabbeti yaptık, kahkahalara boğulduk.
Alman adası başkanın gerçekten önem verdiği ve “sosyal açıdan çok gerekli” diyerek her türlü yatırımın yapılmasını istediği bir yerdi.
Çünkü, burası özellikle dar gelirli ailelerin yaz aylarında hafta sonuadeta akın ettiği, güneşlenip doyasıya denize girdiği bir mesire yeri halindeydi. Başkan, bu adanın gerçek anlamda turizme açılmasını hedefliyor ve yakın gelecekte buranın sadece yerli değil yabancı turistlerle dolaşacağına inandığını söylüyordu. Enerji sorunu çözümlenmiş sadece adanın su yönünden desteklenmesi gerekiyordu.

“Kurallar bunu emrediyor”

Adada kısa bir tur atıp 18.00 sıralarında ikimiz denize girdik. Suyu çok sevmesine ama o kadar da iyi bir yüzücü değildi. Bir ara tepenin üzerindeki martıları gösterdi, her birinin ayrı bir hedefi ve ufku olduğunu söyledi. “Martı değil, onlar canavar olmuşlar. Beni bile yerler” dediğimde de, “Buranın kurallarını bunu emrediyordur” diye gerçekten karşılık verdi. O kadar iyi tanımama bu sözler kafama takıldı, çözemedim.
Ardından ikinci tur tavla partisine başladık. Yemekler hazırlanıncaya kadar yaklaşık iki saat süreyle oynadık ve itiraf etmeliyim ki, bu kez hezimete uğramıştım. “Bugünü kolay unutumazsın” dedi. İskeledeki kafeteryarda yemeğe geçtik. Fazla iştahlı olmadığı dikkatimi çekti. Hatta balığı sevmediğini söyledi ve bana verdi.
Saat 22.00 sıralarında adadan vapuruyla değil, küçük bir tekneyle ayrıldık. Çünkü otomobilerimiz Çeşmealtı’nda bekliyordu. Oradan da Kanada’dan gelen amcaoğlu Fatos, Çeşme’ye gidecekti.
Biliyorsunuz, 18 Haziran’da Ahmet Piriştina’nın oğlu Levent’in nikahı kıyılacaktı. Biz adadan yola çıktığımız sıralarda, düğün için kadınlara kına gecesi yapılıyordu. Bir ara “Acaba nasıl eğleniyorlar” diye sordu.
Gecenin karanlığında denizdeki yakamozları gösterdi, “Burada da farklı bir dünya var” dedi.
Bu arada ısrarla tatlı istedi. Tatlıya bu kadar ısrarcı olduğunu ilk kez görüyordum.
Karaya indik, halkla sohbet ettik. Beraber olduğumuz yanımızdaki arkadaylar otomobilere bindi, gitti. “Biraz dolaşalım, tatlı bulalım” dedi. “Bu saatte heryer kapalıdır. İzmir’e giderken İnciraltı tarafında buluruz” dedim, sonrasında da unutuldu zaten.

* Peki o gün bir tartışma, gerginlik yaşandı mı; bir rahatsızlık, durgunluk söz konusu muydu?

– Ne rahatsızlık, ne durgunluk vardı. Aksine keyifliydi. Bir sigara yaktı, yarısına kadar geldikten sonra bana verdi. Sanarım 23.30 sıralarıydı. Şoförü Şükrü Han, koruma polisi Ahmet Patak da yanımızdaydı. Karataş yol kavşağında kırmızı ışıklarda durunca “Bundan sonrası adımlarımız büyük olacak. İşin zorunu tamamladık, her şey daha da hızlı gidecek. Adı ustalık dönemiyse işte oraya geldik. Sabah bir değerlendirme tophlantısı yapalım. UNIVERSIADE’ın (Dünya Üniversite Spor Oyunları) dört dörtlük olmasını istiyorum” dedi.

“Keşke Çeşme’ye gitseydi”

* Peki başkan Çeşme’ye neden gitmedi?

– İnsan yaşamında “keşke” nin yeri olmaması gerekir. Ama burada keşke gitseydi demek içimden geliyor. Çünkü kına gecesinde ailenin tüm fertleri vardı, başına gelebilek bir durumda, ilk anda ulaşabilecek tüm isimler oradaydı. Ama, kendisi hem sabah toplantının olması, hem de Çeşme’deki telaşı artıramamak için Bostanlı’daki belediye lojmanında kalmayı tercih etti. Beni saat 23.45 sıralarında, o dönem genel müdürü olduğum İZFAŞ binası önüne getirdi, “Ben buradan giderim, anahtarlarım arabada. Sabah görüşürüz” dedim. “Seni yatırmadıktan sonra rahat etmem” diyerek bekledi, beni 23.50’de Alsancak’taki evimin kapısına bıraktı. “Sabahı unutma, buluşuruz” diye ekledi.


Ertesi gün, 15 Haziran sabahı, İZFAŞ’ta, başkanın telefonunu bekliyordum. Saat 10.00 oldu, hala ses çıkmaması ben de merak yarattı. Çünkü en küçük bir gecikmede dahi arar, geç gelecekse bile söylerdi. Bu arada Özel Kalem Müdiresi Sitemay Cengiz’i aradım, telefon edip etmediğini sordum, “Hayır. Arayacak mıydı?” yanıtını verdi. Şoförleri Şükrü Han ve Şener Özbeyazıt ile koruma memurları, Bostanlı’daki Barınak kafeteryada bekliyordu. Saat 10.20’de Şükrü, beni arayarak başkanın evden çıkmadığını, kendisini de aramadığını söyledi. “Gazeteleri de almamış. Sepette duruyor” deyince bir anormalliğin olduğunu sezdim. Lojmanın arka tarafına dolaşmasını ve balkon penceresinden içeri bakmasını istedim. Şükrü, telaşla birkaç dakika sonra başkanın yerde yattığını ve kımıldamadığını söyledi. Hemen AKS 110’un aranmasını söyledim ve yola çıktım.

“İçeri girdim, hareketsiz yatıyor”

Şoförüm Ercan Tekin’e lambaları yakmasını ve hasta varmış gibi sürekli korna çalarak gitmesini söyledim. Yaklaşık 20 dakika sonra Bostanlı’ya geldiğimde içeri girdim, salonda hareketsiz yatıyordu.
Ne hastalığı, ne de ölümü yakıştıramadığım için ne yapacağımı şaşırdım. Bu arada ambulans gelmiş, doktor yoktu. Üzerine birşey örtmek istedim; yukarı odasına çıktım. Beyaz bir pike buldum ama görünümü beni etkiledi. Belki de ne yapacağımı bilemiyordum o anda bu kez kurumak üzeri merdiven korkoluğundaki sarı çiçekli pikeyle değiştirdim ve ayağının dibinde uzun bir süre dondum kaldım. Ne yapacağımı kestiremedim, çünkü belki de bir izlerin olabileceğini ve oynamamın yanlış olacağını aklımdan geçirdim.
Cebindeki bir miktar para ve notlarını masanın üzerine bırakmış belli ki yattığı, üçlü koltuktan aşağı düşmüştü. Aklıma Emniyet Müdürü Halil Tataş’ı aramak geldi. Telefonu çevirdim, o da yolda olduğunu söyledi. İnsanlar ardı ardına geldiğinde ise gözlerim, Eşrefpaşa Hastanesi Başhekimi Dr. Semih Doğan’ın üstüste vurduğu iki sakinleştiriciyle kapanmak üzereeydi. Öğleden sonra o unutulmayacak, ama yüreğimde hep acı kalacak gerçeği kabullenmek zorunda kaldım.


Ölümün senaryosunu yazdılar

* Ölümüyle ilgili bazı söylentiler çıktı. Ne diyorsunuz?

– Tarihin her döneminde; insanlar bilmeden, öğrenmeden, sormadan birşey üretirler. Ölüm üzerine senaryo olur mu, Allah aşkına? Her şey ortada güvenlik görevlileri, gelişi, gidişi, komşuların sabaha karşı onun bahçede dolaştığını görmeleri… Ben de çok üzüldüm ama bu çirkinlikleri ağzından çıkaranlar ki, bana göre bir elin beş parmağı kadar değiller, sonradan hepsi utanmıştır.
Yüreğindeki sevgiyle yaşayan, bunun için sevgiyi ve yüreğini paylaşmaktan mutluluk duyan, sosyal politikalarıyla özellikle kadın, genç ve çocukların sevinç kaynağı olan rahmetli başkanımız, sözümün başında dediğim gibi her ölüm değil, doğum gününde büyüyerek anılacaktır.

******

İŞTE SAAT SAAT OLUP BİTENLER

14 Haziran 2004
Saat 14.30: Bergama Vapuru’na bindik. Başkan, yeğeni Levent Tanık, amcasının oğlu Fatos Piriştina, ben, Hüsamettin Ender ve Ahmet Seçer vardı. Yassıcaada’ya gittik. Yolda şaraplarımızı içtik. Tavla oynadık

Saat 16.00: Ada’ya indik. Burası Ahmet Piriştina’nın “sosyal açıdan gerekli” dediği, dar gelirlilerin hafta sonlarını geçirmesini istediği bir yerdi. Yapılan çalışmaları izledi, hayli de keyiflendi.

Saat 18.00: İkimiz denize girdik. Suyu çok seviyordu ama o kadar iyi bir yüzücü değildi. Bir ara martıları gösterdi, “Canavar gibi olmuşlar. Beni bile yerler” dedim. “Buranın kurallarını bunu emrediyordur” dedi.

Saat 19.00: Yine tavla oynadık. Hemde iki saat kadar. Üzt üste yenildim. Kelimenin tam anlamıyşla hezimete uğradım. “Bu günü kolay unutamazsın artık” dedi. Yemeğe geçtik. İştahı yoktu. Balığını yemedi.

Saat 20.00: Adadan vapuruyla değil küçük bir tekneyle ayrıldık. Bizi Çeşmealtı’nda bekleyen otomobillere gittik. Aynı saatlerde, oğlu Levent’in düğünü için Çeşme’de kadınlara kına gecesi yapılıyordu.

Saat 22.30: Çeşmealtı’a yanaştık. Yanımızdakiler, arabalara bindi. Biz de Başkan’ın otomobiline geçtik. Yanımızda Şoförü Şükrü, koruma polisi Ahmet Patak vardı. “Biraz dolaşıp tatlı bulalım” dedi, yola koyulduk.

Saat 23.30: Sonra tatlı işi unutuldu. Sigara yaktı, yarısına kadar geldikten sonra bana verdi. Karataş Kavşağı’nda kırmızı ışık yandı, “Sabah oturup UNIVERSIADE’ı konuşalım. Artık adımlar büyük olacak” dedi.

Saat 23.45: Beni İZFAŞ binasının önüne getirdi. Arabadan anahtarı alıp eve gidecektim, “Seni yatırmadan rahat etmem” dedi. Bekledi, 23.50’de Alsancak’taki evimin kapısına bırakıp Bostanlı’daki lojmana gitti.

15 Haziran 2004
Saat 10.00: Gece bana, “sabah buluşuruz” demişti. Hala ses çıkmadı. Oysa en küçük gecikmede bile haber verirdi. Özel Kalemi aradım, telefon edip etmediğini sordum, “Hayır. Arayacak mıydı?” yanıtını verdi.

Saat 10.20: Şoförleri Şükrü Han ve Şener Özbeyazıt’la koruma memurları, Bostanlı Barınak kafeteryada bekliyordu. Şükrü, beni aradı, “Başkan evden çıkmadı. Gazeteleri de almamış. Sepette duruyor” dedi.

Saat 10.25: Bir anormallik olduğunu sezdim. Şükrü’ye “Balkon penceresinden bak’ dedim, Birkaç dakika sonra başkanın yerde yattığını ve kımıldamadığını söyledi, Hemen AKS 110’un aranmasını istedim.

Saat 10.45: Şoförüm Ercan Tekin’e lambaları yakmasını ve hasta varmış gibi sürekli korna çalarak gitmesini söyledim. Bostanlı’ya geldiğimde içeri girdim, salonda hareketsiz yatıyordu. Ne yapacağımı şaşırdım.

Bir cevap yazın