Asıl Ben “İntihar Edeceğim” Sayelerinde!

“Sen ben bizim oğlan” ve “çene suyu çorba” sözlerinden nefret etsem de, ne yazık ki memleketteki yaygınlığını da göz ardı edemem. Edemem de, koskoca adamların, üstelik o şan, şöhret ve ünleriyle kameralar karşısında yaptıkları o cilalı beyanatları nasıl yapabildiklerine akıl erdiremiyorum.
Özellikle son 25 yılda uygulanan sosyal ve ekonomik politikaların yarattığı rezilliği görmeyenlerin yarattığı sanal pembeliklerin, aslında sahte ve kandırmaya yönelik olduğunu ne de güzel ilan ettiler 3 Ocak 2006 Salı günlü İzmir gazeteleri…
Sanki hiç bilmiyorduk…
Sanki yeni bir risk bu…
Sanki bir günde, bir haftada tespit edildi…
Beyler yozlaşmanın önüne nasıl geçeceklerini değil de, bildik laflarla durumu idare ediyorlar sanki!
Neden bahsediyorum acaba?
Önce şu satırları bir okuyun. Satırları 3 Ocak 2006 tarihli Yeni Asır Gazetesi’nin Internet baskısından aldım: “Sağlık Bakanlığı’nca intihar tehdidinin önlenmesi, intihar girişiminde bulunanlara doğru yaklaşımla yardımcı olunması amacıyla ‘İntihar Girişimlerine Acil Serviste Psikososyal Destek ve Krize Müdahale Programı’ çalışması başlatıldı. Sağlık, emniyet, itfaiye, milli eğitim ve basın sektörü çalışanlarınca konunun ortak bir anlayışla ele alınabilmesi için başlatılan program kapsamında, Vali Yardımcısı Aydın Alper’in de katılımıyla İzmir İl Sağlık Müdürlüğü’nde koordinasyon toplantısı yapıldı.Toplantıda konuşan Karaman, programın adında yer alan ‘acil serviste’ kavramının yanıltıcı olmaması gerektiğine dikkat çekti. Sorunun, acil servis üzerinde temellendirilmesi halinde başarısızlığın kaçınılmaz olacağını ifade eden Karaman, şöyle konuştu: ‘İntihar bir çığlıktır. Bu çığlığı salt sağlık elemanlarının duyması yeterli değildir. Bu çığlığı, ailenin, eşin, çocuğun, sokağın, okulun, güvenlik güçlerinin duyması, yani bu çığlığı bütün toplumun duyması gerekir ki psikiyatr ya da sağlık görevlisi acı içindeki insana yardımcı olabilsin. Bu proje bu alanda toplumun çok çeşitli kesimleri ile bu konuyu ortak bir şekilde nasıl ele alabileceğimizi, neler üretebileceğimizi, koordinasyonlu şekilde nasıl çalışabileceğimizi deneyimleme fırsatı verecek.’ Projenin amacının, intihar konusunda toplumsal duyarlılığın yanı sıra sosyal süreçlere karşı uyanıklığın artırılması ve intihar girişimlerine uygun şekilde yaklaşılmasının sağlanması olduğunu vurgulayan Karaman, ‘Bu programla intihar vakalarındaki artışın önüne geçmeyi planlıyoruz’ dedi.”
İlk bakışta mükemmel görünüyor değil mi? Halkla ve gençlerle hatta çocuklarla ilişkileri önce yozlaştıracaksın veya yozlaşmasını sadece seyredeceksin, onlarca kurbana ses çıkarmayacaksın, okullardaki eğitim adına (!) yapılan o kadar saçmalığa ve rezilliğe sessiz kalacaksın ve sonra çıkıp bilmem ne bakanlığı, bilmem ne müdürlüğü bünyesindeki bilmem ne programını “medya önünde” ilan edeceksin. Etmekle de kalmayıp, sanki kamuoyu farkında değilmiş gibi uyaracaksın: “Karaman, intihar vakalarının, ölüm nedenleri sıralamasında dünya ölçeğinde 13. sırada yer aldığını, intiharların yüzde 55’inin, 15-34 yaşlar arasında görüldüğünü bildirdi. Türkiye’de uyuşturucu kullanımı ile ağır kişilik bozukluklarının önümüzdeki yıllarda artış göstermesinden endişe duyduklarını dile getiren Karaman, “İntiharlarda da artış yaşanması tehdidi bulunuyor” diye konuştu.”
15 yaşında bir çocuğun intiharını yaşayabiliyorsa bir ülke; o ülkede büyük sorunlar var demektir. Bu ülke bir de Türkiye olunca insanın isyan edesi geliyor. Bin yıllık bir devlet-millet geleneğine, anlayışına sahip, hoşgörü ve paylaşmayı inancının temeli saymış bir milletin bu felaketi yaşaması karşısında, “sen ben bizim oğlan” mantığını işletmek kadar acı veren bir yaklaşım olabilir mi acaba?
Oysa, programın içinde olması gerekenler de mevcut: “‘İntihar bir çığlıktır. Bu çığlığı salt sağlık elemanlarının duyması yeterli değildir. Bu çığlığı, ailenin, eşin, çocuğun, sokağın, okulun, güvenlik güçlerinin duyması, yani bu çığlığı bütün toplumun duyması gerekir ki psikiyatr ya da sağlık görevlisi acı içindeki insana yardımcı olabilsin. Bu proje bu alanda toplumun çok çeşitli kesimleri ile bu konuyu ortak bir şekilde nasıl ele alabileceğimizi, neler üretebileceğimizi, koordinasyonlu şekilde nasıl çalışabileceğimizi deneyimleme fırsatı verecek.’ Projenin amacının, intihar konusunda toplumsal duyarlılığın yanı sıra sosyal süreçlere karşı uyanıklığın artırılması ve intihar girişimlerine uygun şekilde yaklaşılmasının sağlanması olduğunu vurgulayan Karaman, ‘Bu programla intihar vakalarındaki artışın önüne geçmeyi planlıyoruz’ dedi.”
Türkiye ne yazık ki, 12 Eylül kültürünün tüm faturalarını ödüyor. Hem de çoluk çocuk, hem de genç yaşlı, kadın erkek. Lakin, masa başı ve sadece balık hafızalara hitap eden yaklaşımların nasıl sonuçlar verdiğini herkesten önce “resmi muhteremler” bilir diye düşünüyorum.
Sadece düşünün millet. Neden çoluk çocuk intihar ediyoruz? Bunda mesela okulların, medyanın, özentinin, sınav streslerinin, kredi kartlarının etkisi var mı? Okullarda neden öğrenciler öğretmen dövmeye başladı? Ev kadınları, evlerinde en çok ne yapıyor? Hiper süper ve ecnebi marketlerin, yurttaşları tüketim canavarı haline getirmekten başka yaradıkları bir iş var mı acaba? Siyasi iktidarların, kendilerine oy verenlere kurulan ekonomik ve çok taksitli tuzaklardan haberleri var mı acaba? Ve bu tuzakların intihar olaylarına etkisi nedir? Tatil ve dinlence adıyla, özellikle de yaz aylarında gençlere kurulan fuhuş ve uyuşturucu tuzaklarından haberi olan var mı acaba? Peki, hazır kış mevsiminde yaşarken, önümüzdeki yaz aylarına yönelik somut bir mücadele var mı?
Hep konuşmak, rapor yazmak, yöntem belirlemek… Ardından gazetelerde, televizyonlarda nutuklar atmak, haber olmak.
Peki değişen? Var mı değişen bir şey? 12 Eylül sonrası Türk yurttaşlarına giydirilen elbiseyi yırtmadan bir umut olabilir mi? O toplantıya katılan medyacılar, yarın bu programı yayın yaşamlarına adapte edecekler mi mesela? En basitinden, televizyonlara yasak olan alkollü içki reklamlarını gazeteler yayımlamayı red edecekler mi?
Türkiye’deki işsizliği, gelir ve bölgesel ayrılıkları gidermeden, okulları ticarethane olmaktan kurtarmadan, paragözlüğü ve tüketim manyaklığını bırakmadan, o Hulusi Kentmen’li, Adile Naşit’li insan, sevgi, dayanışma kokan günlere dönmeden ve herkes birbirine üçkağıt açmayı sürdürdüğü, inançlar magazinleştiği, milliyetlerse politize edildiği, ilişkilerin tümünün paraya endekslendiği sürece kusura bakmayın ama, Entel ve seçkinci yöntemler işe yaramayacak. Hele masabaşı çözümler, insanları oyalamaktan ama sorunları katlamaktan başka bir işe ya-ra-ma-ya-cak!
Bu kadar kesin nasıl konuştuğumu düşünen devletlülere önerim, en az benim kadar insanların arasına karışmalarıdır. Çünkü bildikleri gerçekler, bilmediklerinin denizinde küçücük bir damladır, o kadar! Yoksa korkarım, onların bu şekilcilikleri beni intihara sevk edecek (!)
8 kez okundu.

Bir cevap yazın