Yazdır Arkadaşına gönder
181 bin Kader...
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak KabanGözlerimi kapatıyorum. Usuldan bir yağmur yağıyor. Küçük bir pencerenin önünde oturuyoruz. Yağmur damlalarının her birinin cama vuruşunu duyabiliyoruz; birbirimizin nefesini biliyoruz. Nefes alıp verirken ne demek istediğimizi anlayabiliyoruz, bazen kelimelere gerek olmuyor. Camın öte yanında dünya dönüyor; birçok şey olup bitiyor, birçok şey akıyor, yaşamlar başlıyor, son nefesler veriliyor. Hayat bu kadar aslında; ömür dediğin bir nefes aslında. Tüm mesele o ilk ve son nefes arasında olup bitiyor, yaşlı bir evrenin yolculuğunda pek genç sayılmayacak Dünya’nın bir yerindeyiz işte; ilk nefesi almış sona doğru gidiyoruz; bizim penceremiz hep yağmur manzaralı; sanki birer küçük gözyaşı tanesi gibi damlalar; cama vurdukça can yakan, yürek burkan...

Çoğunlukla adamlar var ve tek tük kadınlar, ama hep aynı yüzler. Artık ezber ettiğimiz yorumlar aslında üç, dört yıl önce söylediklerinin tam tersini söyleyenler, savunanlar... Pek çoğuna gülüyoruz acı acı... Akil denilen, uzman denilen, analiz yapan insanlar bunlar. Bizim tek merakımız daha ne kadar saçmalayabilecekler ve dahi daha ne kadar sürecek bu akıl tutulması, hiç mi utanmaları yok, akıl ve mantık nerede bırakılmış? Belki ve kesinlikle hiç olmadığı da aklımıza gelmiyor değil.

Dünyanın en fanatik iki futbol takımının taraftarları dahi bu duruma düşmez; inanıyoruz buna... Bu başka bir şey adı fanatizmden epey uzakta siyasi holiganizm olabilir... Fikir denilemez anlatılanlara, bilgisiz fikir olmaz çünkü. İddialar üzerinden, dedikodu üzerinden ve en çok çıkar üzerinden... Günlerce saatlerce konuşuluyor; hiç durmadan, hiç sıkılmadan ve dahi hiç utanmadan...

Yolsuzluk, hırsızlık, başlatılamayan soruşturmalar, görevden almalar, sürgünler, HSYK, kasetler, ses kayıtları, atılan tweet’ler, “ama” ve “fakat”ların doldurduğu cümleler... Türkiye gündemi bunlarla doluyken, her iki taraf hırs içerisinde birbirlerine saldırırken, her bir taraf yediği yumruğun rövanşı için kinine daha fazla sarılıp ayağa kalkarken... Biz pencerenin ardından bakıyoruz; yağmur damlalarının cama vurup, aşağıya süzülüşünü izliyoruz. Gece ayazı başlamış, nefeslerimiz buğulu, karanlıkta başka başka evlerin ışıkları yanıyor, sönüyor... Uzak bir yerlerde yurdun dört bir yanında bir küçük elin yıkadığı bulaşıklar var, çitilediği çamaşırlar, henüz on üç yaşında bir çocuğun dokuz aylık gebe karnı ile elini beline koyup astığı çamaşırların kokusu geliyor burnumuza.

“181 bin...” diyorlar; bunca yoğun gündemin içerisinde alt yazı haberlerinde yer bulmuş kendisine... “Yapılan araştırmalar 181 bin çocuk gelin olduğunu söylüyor...” diye yazıyor. En azıdır bu diye düşünüyoruz fazlası vardır ya... 181 bin kız çocuğu; 181 bin! On iki, on dört, on beş belki... İp atlayıp, Gümüş Patenler’i okuyacak yaştalar... Şeker Portakalı’na hüzünlenip, Küçük Kara Balık’ın izini sürmeliler... Oysa...

Derin, karanlık ve uyanması imkânsız bir kâbus olmalı yaşadıkları... Yaşadıklarını anlatacak kelimeleri var mıdır, söze dökülebilir mi o hayat... “On iki yaşında adet görünce başladı her şey; adet görmenin hayatımın en kanlı başlangıcına adım atmak ile aynı olduğunu nereden bilecektim? Kocaman bir adamın yanına koydular beni; adam, babam kadar yaşlıydı ve dilediğim tek şey güneşin batmamasıydı; gece olmasın, adam eve gelmesin, ben bacaklarımı açmak zorunda kalmayayım...” diyebilirler mi?
Oyuncak bebeği var mıydı bir tanesinin? Yeni alınmış, kendisi görüp beğenmiş, paketlenip eve gelmiş, heyecan içerisinde saçlarını taradığı, uyutup giydirdiği, yıkadığı? Sanmıyorum... On dört yaşında anne olacakları için, kendi bebeklerini doğuracak, onları yıkayıp paklayacak, onlarla oynayacaklar; ülkenin onlar için uygun gördüğü yer tam orası. Çocuk gelin olmak. 181 bin tanesinden biri olmak; doğururken ölmek, sapkın bir geleneğin kurbanı olmak, baba dayağından koca sopasına terfi edilmek, bir gece yarısı öldürülüp bir başka gece yarısı toprağa defnedilmek...

Yağmur şiddetleniyor; tıpırtılı taneler delişmen bir ritm tutturuyor; camın canı yanıyor. O ekranda türlü saçmalıklarını saatlerce anlatanlardan hele ki kadınlardan birisi bile “Bir saniye!” demiyor; “Şimdi bunları şurada bırakalım da asıl gündeme gelelim; tarihi kanamalarımızdan birini deşip irinimizi çıkarıp atalım; şu çocuk gelinlerin halini duyuralım ve hemen bugün bir yasa çıkarılması için baskı yapalım”.

181 bin çocuk gelin demek, 181 bin travma demek, bu ülkenin delirmesi demek; bunu engelleyelim. Çözüm arayalım; mesela bir yasa çıkaralım; çocuklarla evlenene, evliliğe müsaade edene, bu evlilik denilen sapkınlığa dini nikâh kılıfı takan imama, bundan haberi olup da ses çıkarmayan muhtara kadar ceza almasını sağlayalım. Hatta aşırıya gidelim, nasıl ki tencere tava çalanı şikayet ediyorduk polise, bu evliliklerden haberi olan komşuya seslenelim:

“Ey Komşu teyze, amca... Mahallenizde böyle bir olay yaşanırsa hemen yetkililere başvurun...”

Kimse söylemiyor; konuşulacak kadar mühim gelmiyor analistlere, uzmanlara, akillere. İki devin çarpışması daha önemli her zaman, ezilen, yıkılan, yok edilen çocuklar kimseye rant sağlamaz sonuçta. On iki yaşında evlendirilip, on üçünde doğuran on dördünde öldürülen çocukların neması sıfırdır; vicdan zaten kurak, adalet uzun zamandır ırak bu ülkede.

Biz sadece pencereden izliyoruz yağmur doluya döndü; damlalar birer gülle gibi yüreğimize iniyor. Kader’le beraber kadere ağlıyoruz; 181 bin kız çocuğuna ve onlara ekleneceklere...

Tarih: 15/1/2014
8494 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri